KESİLEN ZAMANIN GÖLGESİNDE : CAFRAN ORMANLARI VE EKSİLEN KUŞ YUVALARI

Abone Ol

“Zelal’e, çocukluğun gölgesinde kalan bir hatıraya”

O günde oradaydım.

Bugün de.

Dallıtepe’nin üstüne hüzün çökmüştü.

Yürekleri inciten bir acı vardı.

Dağ meltemi esiyordu; ben ona rüzgâr demeye çekiniyordum.

Orada bir kederin esintisi esiyordu da ismi yoktu.

Bir süre öylece durdum.

Ne kuş sesi vardı ne yaprak kıpırtısı.

Sessizde değildi doğa.

Her şey konuşmayı bırakmış, dinlemeye yüz tutmuştu.

Toprağın üstünde yürürken ayaklarımın yükü ağırlaştı.

Karşımdaki meşeye gözlerim takıldı.

Yaşlıydı.

Kabukları yarılmış, çatlamıştı.

Yaklaştım.

Elimle gövdesine dokundum.

Katılığına rağmen ölümün buz tutmuş sessizliği yoktu.

Benliğimden anılar geçti bir anda; o meşe ağacı beni hatırladı.

Garipti, bir ünleme geçti içinden.

Kendi kendime mi duydum, yoksa gerçekten mi oldu bilmiyorum ama içinden bir cümle geçti:

“Baban da buradaydı.
Yorulunca burada dinlenirdi.”

Durdum.

Düşünmek ağır geldi.

Uzaktan bir ses duydum.

Tanıdık bir ses.

El hızarının sesi.

vııııııırrr… vııııırrr… vırrr-vırrr-vırrr… şrrrkkk… vıııırrr…

Ağacı keser gibi değildi.

Sanırsın zamanı kesiyordu.

O ses geldikçe yüreğim daraldı.

Genç bir meşe ağacına baktım.

Dalları hafifçe titriyordu; acıya dayanmaya direniyor gibi.

Kulağıma çok ince bir ses çarptı:

“Acıyor…”

Bu sesi rüzgâr mı taşıdı, ben mi uydurdum bilmiyorum.

O kelime orada kaldı:

"Acıyor."

Bir serçe kondu yakındaki kırık dala.

Ötmedi.

Yuvasını arar gibi etrafına baktı.

Yanlış bir yere konmuş olmanın mahçubiyetiyle…

O an fark ettim:

Kesilen ormandaki ağaç değildi.

Bir yuva eksiliyordu.

Bir gün güneşsiz doğuyordu.

Bir doğa biraz daha ölüyordu.

Eğik bir meşe ağacı biraz daha eğildi.

“Biz sadece odun değildik,” der gibi bir hali vardı.

Bunu gerçekten söyledi mi bilmiyorum, ben öyle anladım.

Elimi bir süre meşenin bedeninden çekmedim.

Kabuğu sertti, altında yaşayan bir şey vardı.

Bunu hissediyordum, tanımlayamadım.

İnsan yaşlandıkça cildi nasıl kırışırsa, o ağaç da öyleydi; gövdesinde zamanın bıraktığı kırışıklıklar vardı.

İkisi de aynı yükü taşıyordu: can.

Gün ilerledikçe karanlığın üstüne doğanın karanlığı çöktü.

Her şey bulanıklaştı.

Ağaçlar bir an insan gibi göründü bana.

Sonra yine ağaç oldular.

Göz kırpımı kadar kısa, o an yetti.

İçimde tuhaf bir şey kaldı: ne korku ne huzur, sadece hatırlama.

Dağ meltemi sabaha karşı daha çok öfkelendi.

“Sen giderken hatırlar mısın dönüp ardından bakmıştım?"

"Saçlarının döküldüğü sırtına siyah gözleri mi bırakmıştım?"

"Yoktun."

"Çok uzakta, çok yakınsın,” demiştim.

Hatıraları da kesen el hızarının sesinde ben geri dönerken bu defa dönüp ardıma bakmadım.

Anıların geçtiği yerlere bakınca insan insanı çağırır.

Senin gidince dönüp bakmadığın yere çağırmayasın diye ben de bakamadım bir daha.

Güneş doğuyordu.

Ben şunu düşünüyordum:

Senin bırakıp gittiğin zamanda unuttuğun ağaçları kesiyorlar, yaşamı tüketiyorlar, çocuklarının ve torunlarının geleceğini yok ediyorlar.

İnsansoyu işte ağaçları keserek değil, unutarak eksiltiyor her şeyi.