MURAT NEHRİ KADAR UZUN BİR BEKLEYİŞ: TEAMÜLLERİN GÖLGESİNDE UMUT

Abone Ol

Seçim dönemlerinde hep aynı fotoğrafı görüyorum.

Yaşını almış caddeler ve sokaklar yine afişlerle donatılıyor.

Meydanlarda çoğu zaman aynı isimler konuşuyor, benzer sözler duyuluyor.

Aynı yüzler, yeniden aynı umutları vaat ediyor.

Seçimlere doğru yürünürken ben yine kaldırımın kenarında izleyenlerden biri oluyorum.

Bu sözler ne bir öfkenin haykırışı ne de bir kırgınlığın hesabıdır.

Bingöl’ün vicdanına emanet edilmiş samimi bir ricadır.

Bugüne kadar siyaset yapmış, bugün de yapan, yarın da muhtemelen yapacak olan; iktidarıyla, muhalefetiyle, teşkilatlarıyla, kanaat önderleriyle, müteşebbisleriyle ve yılların biriktirdiği nüfuzla bu şehre yön veren bütün kıymetli hemşehrilerime sesleniyorum.

Sizden bir koltuk istemiyorum.

Bir makamın peşinde de değilim.

Tek isteğim, hayalim olan seçilme kapısının bir kez olsun benim için de aralanmasıdır.

Biliyorum, o kapılar kilitli değil.

Yıllardır görüyorum; hep aynı eller açtığı için, başkalarının oraya yaklaşamayacağını düşündüren görünmez bir alışkanlık oluşmuş durumda.

Ben de o kapının önünde bekleyenlerden biriyim.

Anayasa bana “Aday olabilirsin.” diyor.

Kanun bana “Seçilebilirsin.” diyor.

Kâğıt üzerinde hepimizin hakkı.

Gerçek hayat ise kâğıda sığmayan dipnotlar bırakıyor.

Teamül deniyor adına.

Kimsenin yazmadığı ama herkesin bildiği kanıksanmış kurallar...

Siyaset, sanki yalnızca yıllardır bu işi yapanların değişmez hakkıymış gibi görülüyor.

Seçilme kapıları, belli çevrelere ait profesyonel bir meslek kapısı hâline geliyor.

Oysa sandık ayrıcalık sormaz.

Oy pusulası serveti ölçmez.

Demokrasi, nüfuzun değil; milletin vicdanının kararıdır.

Bingöl’ün yollarını düşünüyorum.

Bir ucu Karlıova’nın kara kışına uzanıyor.

Yedisu’nun derin vadilerine iniyor.

Kiğı’nın tarih kokan sokaklarından geçiyor.

Yayladere’nin zirvelerine selam veriyor.

Adaklı’nın yaylalarında soluklanıyor.

Genç’in bereketli topraklarından yeşeriyor.

Solhan’ın meltemleriyle serinliyor.

Hiçbir yol, “Bu köyden gelen geçemez.” demiyor.

Hiçbir dağ, “Bu aileden olmayan yükselemez.” diye önümüze duvar örmüyor.

Murat Nehri suyunu ayırmıyor.

Yağmur düşeceği tarlanın sahibini seçmiyor.

Güneş hangi görüşten olduğumu bilmiyor.

Doğa, takdir-i ilahinin hikmetiyle hepimizi aynı cömertlikle kucaklıyor.

İnsan ise, nisyan ile malul yaratılışı sebebiyle genellikle yakınını, dostunu, tanıdığını unutmuyor.

Her seher vakti Çır Şelalesi gibi coşkuyla başlıyorum güne.

Akşam olunca Murat Nehri’nin dingin suyu gibi çekiliyorum yüreğime.

Sülbüs Dağı asaletle dimdik duruyor.

Ben ise ayakta kalmanın yorgun hâlini taşıyorum.

Yüzen Ada nasıl suyun üzerinde batmadan duruyorsa, ben de hayatın içinde batmadan durmaya çalışıyorum.

Ana ata ocağım Bingöl’ümü seviyorum.

Çevlik’im’in yüküne omuz vermenin ne demek olduğunu yaşayarak hissetmek istiyorum.

Dilim sessiz...

Gözlerim, Çapakçur’a hizmet edememenin hüznüyle bakıyor.

Bilirim; en ağır yükler, sükûtu seçen Bingöl'lü yüreklere misafir olur.

Anayasa bana yine aynı cümleyi söylüyor:

“Sen de aday olabilirsin.”

Dahası görünmeyen başka bir cümle daha var.

Hiçbir resmî belgede yazmıyor.

Ne var ki herkes biliyor.

Teamül...

Nüfuz...

Çevre...

Ekonomik güç...

Ve ekseriyetle tek bir cümle:

“Sırası değil.”

Hâlbuki demokrasi, yalnızca “hep bana” demekle değil, gerektiğinde “biraz da sana” diyebilmekle anlam kazanır.

Sorun sandıkta değil.

Sorun, sandığa giden yoldadır.

Ben o yolda yürümek istiyorum.

Edinilmiş ayrıcalıklarımla değil...

Arkamdaki kalabalıklarla değil...

Alın terimle...

Emeğimle...

Bilgimle...

Bir dönem için...

Asgari ücretle geçinen bir baba da aday olabilsin.

Emekli bir öğretmen de kürsüye çıkabilsin.

Yıllarca pazarda tezgâh açmış bir esnaf da şehrinin sorunlarını anlatabilsin.

Bir ev hanımı da sabrını siyasete taşıyabilsin.

Engelli bir vatandaş da önyargıları yıkabilsin.

O gün yalnız adaylar değişmez.

Umut değişir.

Bakış değişir.

Bingöl’ün geleceğine dair inanç değişir.

Ben sizden seçilme hayali olan biri olarak çekilmenizi istemiyorum.

Yılların içinde verdiğiniz emeğinizi de inkâr etmiyorum.

Yalnızca nezaketen beni de hatırlayın diyorum.

Bir ağacın bütün dalları aynı yöne uzarsa, gölgesi de hep aynı yere düşer.

Çevlik ise farklı yönlere uzanan dallarla güzelleşir.

Kim bilir, yeni yüzlere de yer açmanın zamanı gelmiştir.

Büyüklüğün özü, her zaman “ben olayım” demek değildir.

Gerektiğinde başkasına da fırsat verebilmektir.

İnsan ardında makam bırakmaz.

İsim bırakır.

Eser bırakır.

Umut bırakır.

Güven bırakır.

Sevgi bırakır.

Öyle bir gün gelir ki insanlar şöyle der:

“Bir zamanlar seçilmiş büyüklerimiz vardı.”

“Koltuğu bırakmayı göze aldılar."

“Bizi sevdi.”

“Bize imkân tanıdı.”

Ben ki bu şehrin, teamüller nedeniyle kendisine fırsat tanınmamış çoğunluğundan biriyim.

İşsizim.

İşçiyim.

Emekliyim.

Esnafım.

Öğretmenim.

Hemşireyim.

Polisim.

Askerim.

Ev hanımıyım.

Engelliyim.

Çiftçiyim.

En çok da sizler gibi talihli bir Bingöl'lüyüm.

Bugün bu sitemli ricamı Bingöl’e bırakıyorum.

Karlıova duysun.

Yedisu duysun.

Kiğı duysun.

Yayladere duysun.

Adaklı duysun.

Genç duysun.

Solhan duysun.

Bugün bu sitemkâr dileğimi Bingöl’e bırakıyorum.

Çır Şelalesi kadar berrak bir arzudur.

Murat Nehri kadar uzun bir yolculuk.

Sülbüs Dağı kadar mütevazı bir temennidir.

Yüzen Ada kadar umut taşıyan bir ezgidir.

Son sözüm bir dua ve dilek niyetinedir:

Bir bahçenin gerçek zenginliği aynı çiçeklerin çokluğu değildir.

Gerçek zenginlik; herkesin bir gün “Ben de bu bahçeye renk katabilirim.” diyebileceği fırsatı, teamüllerin gölgesi olmadan yakalayabilmesidir.