ÖNYARGININ GİZEMLİ CEMALİ

Abone Ol

Toplumla anlam bulan insanlar olarak, çoğu zaman farkında bile olmadan taşıdığımız bir yük var: önyargı.

Uslu, görünmez ama bir o kadar etkili…

İnsan ilişkilerinin arasına sızan, mesafeleri uzaklaştıran ve çoğu zaman adalet duygusunu zedeleyen bir düşünce biçimi.

Önyargı, aslında kanıtlanmamış, subjektif nitelikte bir yargıdır.

Bir kişi ya da grup hakkında, yeterli bilgiye sahip olmadan oluşturduğumuz bu düşünceler zamanla kalıplaşır ve gerçek gibi kabul edilmeye başlanır.

Oysa bu, gerçeklikten çok öğrenilmiş kalıpların bir fotoğrafıdır.

Çoğu zaman bir insanı tanımadan onun hakkında karar veririz; nereli olduğuna, nasıl göründüğüne ya da hangi gruba ait olduğuna bakarak hüküm kurarız.

Bu durumun en olumsuz yanı ise önyargının öğrenilebilir olmasıdır.

Ailede başlayan, çevrede pekişen ve zamanla bireyin düşünce sistemine yerleşen bu tutum, nesilden nesile aktarılabilir.

Bir çocuğun dünyayı nasıl algılayacağı, büyük ölçüde etrafındaki insanların bakış açısıyla şekillenir.

Eğer bu paradigma önyargılarla doluysa, çocuk da aynı kalıpları benimseyerek büyür.

Önyargılar, sadece bireysel ilişkileri değil, toplumsal yapıyı da derinden etkiler.

İnsanlar arasına görünmez setler örer.

Sosyal mesafeyi çoğaltır; birlikte yaşama kültürünü zayıflatır.

Farklı olanı anlamak yerine, ondan uzaklaşmayı seçeriz.

Oysa toplum dediğimiz yapı, farklılıkların bir arada var olabilmesiyle güçlenir.

İlginç olan şu ki insanlar, çoğu zaman kendi önyargılarının farkında değildir.

Kendilerini objektif olarak görürken, aslında geçmişten gelen kalıpların etkisiyle hareket ederler.

Bu da önyargıyı daha olumsuz hâle getirir.

Çünkü fark edilmeyen bir sorunla mücadele etmek, fark edilen bir sorundan çok daha zordur.

Peki, önyargının panzehiri nedir?

Önyargının panzehiri, tanımaktır.

İnsanları, grupları, farklılıkları…

Yakından bakmak, dinlemek ve anlamaya çalışmak.

Çünkü çoğu önyargı, doğrudan iletişimle takat ten düşer.

İnsan, tanıdığı şeyden korkmaz; anlamadığı şeyden korkar.

Unutulmamalıdır ki her birey sui generis, nevi şahsına münhasırdır.

Hiçbir insan, ait olduğu grubun tüm özellikleri ile modifiye edilmiş halde değildir.

Bir kişiyi sadece ait olduğu aidiyet üzerinden değerlendirmek, hem o kişiye hem de gerçeğe haksızlıktır.

Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Düşündüklerim gerçekten bana mı ait, yoksa bana öğretilenler mi?

Cevabı bulduğumuzda, sadece başkalarına değil, kendimize karşı da daha saygılı ve adil olmayı başarabiliriz.

Çünkü önyargıları kırmak, aslında zihnimizdeki duvarları yıkmaktır.