ŞELALENİN DÜŞÜŞÜ KADAR GÜR, GÖYNÜK SUYU KADAR DERİN

Abone Ol

-Bu yazı içeriğe uygun olarak yeniden ifade edilmiştir-

"Bir yöneticinin büyüklüğü makamının yüksekliğinde değil; insanın yüreğine, doğanın dengesine ve yönetilenin taleplerine kadar yaklaşabildiğinde görülür.

Liderlik, buyurmaktan çok anlamak; görünmekten çok yaşatmak; hükmetmekten çok yol arkadaşlığı yapabilme sanatıdır."

Benim gözümde yönetici, yalnız makamı temsil etmez; yönetilen insanın kendisidir.

Onun duruşunda halkın huzuru, sözünde beşerin vicdanı görünür.

Bingöl’ün ovalarına her baktığımda bunu hissederim.

Meşe ağaçları, akarsular, güneşin ilk ışığı bana aynı gerçeği anlatır:

Horoz Baba Dağı gibi vakur durmalı insan; su gibi berrak akmalı.

Işık olmalı ama göz kamaştırmamalı.

Yöneticiliğin koltukta değil; karakterde, halkla kurulan bağda ve doğayla uyumda saklı olduğuna inanırım.

Bingöl’de şafak, sakinliğin üzerine serilmiş eski bir türkü gibidir.

Yağmur taneleri dağların eteğine usulca iner; Genç’in vadilerinden süzülüp Murat Nehri’ne karışırken bana hep aynı soruyu sordurur:

İyi bir yönetici nasıl olmalı?

An gelir cevabı Çır Şelalesi’nin gür sesinde bulurum, an gelir Kös Kaplıcaları’nın buğusunda, kimi zaman da Karlıova’nın sert rüzgârında.

Doğa bunu açıkça gösterir; ve insan bunu anlamak zorundadır.

Bu dingin dilin içinde, gerçek yöneticinin Sülbüs Dağı’nın doruğu kadar açık, Göynük Suyu’nun kaynağı kadar derin olması gerektiğini düşünürüm.

Önce kendini bilmeli ki başkasını anlayabilsin.

Zağ Mağarası’nda duyulan bir ses gibi, insan önce kendi yüreğini duymalı.

Cesaret şarttır.

Korkak bir lider ardında gölge bırakır.

Çünkü cesaret, yalnızca öne çıkmak değil; doğru yerde durabilmektir.

Cesaret, kibirle karıştığında değerini yitirir.

Bu yüzden tevazu gerekir; Yelesen yamaçlarında açan kır çiçekleri gibi sade, renkli ve anlamlı bir tevazu.

Bilgiye inanırım.

Bilgi, başa takılan bir taç değil; karanlığı yaran bir fener olmalı.

O fener yalnız benim yolumu değil, halkın yolunu da aydınlatmalı.

Çünkü bilgi, saklanınca değil paylaşıldıkça değer kazanır.

Kiğı’daki Selenk Köprüsü’nü yapan ustayı düşünürüm bazen.

Ham taş, emek görmeden sanat olmaz.

İnsan da böyledir; işlenmeden olgunlaşmaz.

Fedakârlığın yöneticinin mayasında olması gerektiğini bilirim.

Solhan Yüzen Ada Gölü’nün seher vakti serinliği gibi varlığı hissedilmeli; gösteriş için değil, huzur vermek için.

Gerçekçi olmalı insan; ama düş kurmaktan vazgeçmemeli.

Balık Gölü’nün derinliğiyle düşünmeli, Karlıova’nın ufkuyla bakmalı hayata.

Kusurdan korkmamalı; çünkü her dağın eteğinden taş düşer, ama o taşlar dağı eksiltmez, tamamlar.

Gece Bingöl’ün üzerine indiğinde bunu daha iyi anlarım.

Genç vadilerinde esen rüzgâr, kaybolmuş bir ismi arar gibi gelir bana.

Belki bir yönetici, belki bir fikir, belki de toplumun havsalasıdır o.

Çır Şelalesi’nin suyuna baktığımda bir yüz değil, karakter görürüm.

Cesaretin gölgesi gözlerde, sorumluluğun izi ellerde…

Dışarıdan sert görünen kalbin içinde Çan Gölü’nün sıcaklığı dolaşır.

Yürüdüğümü hissederim.

Yelesen’in yamaçlarından geçer, Kiğı’nın kayalarına dokunurum.

Her taş bana aynı öğüdü verir:

Emrivakiye boyun eğme.

İnsan hak ettiğine ulaşsın; torpille değil, liyakatiyle.

Sülbüs’ün doruğunda gökyüzü sanki kulağıma eğilir:

“Bilgiyi taç yapma, fener yap.”

Sis çökerken yolu görmem.

Liderliğin biraz da yolu görmeden yürümek olduğunu düşünürüm.

Bingöl Ovası’nda rüzgârın yönünü sezmek gibi…

Görmeden hissetmek, duymadan anlamak.

Bu düşünceler içinde kendime sık sık şu telkini veririm:

Özgüvenli ol, gurura yenilme.

Mükemmeliyet ararken insanı incitme.

Hedefe yürü; yürü lakin gönül kırmadan.

Fedakârlığın toprağın mayası olduğuna inanırım.

Solhan’ın sabrı, Karlıova’nın direnci, Adaklı’nın emeği bana hep aynı gerçeği öğretir:

Gerçek liderlik görünmek için değil, yaşatmak içindir.

Yük omuzda değil, yürekte taşınmalı.

İnsanın sarrafı olmak gerekir; sözü değil hâli okumak gerekir.

Çünkü gönülden geçmeyen söz, hiçbir hedefe ulaşmaz.

Dinlemenin en büyük güç olduğunu bilirim.

Anlamanın ise en büyük zafer.

Zamanı doğru kullanmak şarttır.

Günümü Yayladere’nin sabah ezanı gibi başlatmak, Yelesen’in turuncu batışı gibi tamamlamak isterim.

Çünkü erken kalkan umut yeşertir, geç kalan ise gülü soldurur.

Rüzgârı kimse yönetemez; anlarım, yönünü hisseden yol gösterir.

Güneş her gün yeniden doğar.

Çır Şelalesi’nin kıyısında suya baktığımda artık sıradan bir yüz görmem.

Fedakârlığın, bilginin, sabrın ve inancın birleştiği bir akış görürüm; Murat Nehri gibi durmadan akan bir irade.

Sülbüs’ün gölgesi kısalır, Göynük’ün suyu parlar, Yedisu’nun yüreği yeniden atar.

O an şunu anlarım:

Adalet, tevazu ve cesaret.....

Aynı yürekte buluşmadıkça, hiçbir yönetim insanı nefes yaşatamaz.

İnanırım ki;

Şelalenin düşüşü kadar gür, Göynük Suyu kadar derin olmayan hiçbir yönetici, yönetilen insanın ruhuna gerçekten dokunamaz.