Aşağıdaki tespitlerimi yalnızca güncel siyaset üzerinden değil, tarihsel süreklilik içinde değerlendirdiğimizde tablo çok daha netleşmektedir. Günümüz dünyasında barış, güvenlik ve istikrar söylemleri, çoğu zaman küresel güç mücadelelerinin üzerini örten bir vitrinden ibaret kalmaktadır. Uluslararası ilişkilerde sıkça başvurulan denge siyaseti, teoride çatışmayı önlemeyi amaçlasa da pratikte büyük aktörlerin nüfuz alanlarını genişletme aracına dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle dünya, kalıcı barışa değil, sürekliliği yönetilen krizlere mahkûm edilmektedir.
Bu zihniyetin arka planında, modern siyasal aklın temel referanslarından biri hâline gelen Makyavelist düşünce biçimi belirleyici rol oynamaktadır. Gücün ahlakın önüne geçtiği, çıkarın ilkenin yerini aldığı bu anlayışta, sonuçlar her zaman yöntemlerden daha kıymetlidir. Böyle bir zeminde savaş, vekâlet çatışmaları, toplumsal mühendislik ve istikrarsızlaştırma politikaları, istisna değil sistemin olağan araçları hâline gelir.
Bu düzenin kökleri, 16. ve 17. yüzyılda coğrafi keşiflerle birlikte ivme kazanan ve özellikle İngiltere öncülüğünde kurumsallaşan küresel yayılmacılık anlayışına uzanır. O dönemde başlayan sömürgeci zihniyet, biçim değiştirerek bugüne kadar kesintisiz şekilde varlığını sürdürmüştür. Günümüzde doğrudan işgallerin yerini ekonomik bağımlılık, askeri ittifaklar, yaptırımlar, enerji politikaları ve vekâlet savaşları almıştır. Yani değişen yalnızca yöntemlerdir; sistemin özü hâlâ aynıdır.
Bu sürekliliğin en önemli dönüm noktalarından biri, 1815 Viyana Kongresi ve ardından kabul edilen Metternich Sistemi olmuştur. Bu sistemle birlikte Avrupa’nın köklü monarşileri, Fransız İhtilali’nin yaydığı özgürlük, eşitlik ve milliyetçilik fikirlerine karşı ortak bir savunma hattı kurmuş, milli devletlerin ortaya çıkmasını engellemek ve mevcut düzeni muhafaza etmek amacıyla birlikte hareket etmeyi kararlaştırmıştır. Bu doğrultuda 19. yüzyıl boyunca Polonya’da 1830 ve 1863 ayaklanmaları, Macar bağımsızlık hareketi, İtalya’daki Carbonari isyanları ve Alman liberal kalkışmaları, başta Rusya ve Avusturya olmak üzere büyük güçler tarafından kanlı biçimde bastırılmıştır. Bu tablo, Avrupa’nın köklü devletlerinin, bağımsızlık taleplerini bastırma konusunda tarihsel bir refleks ve kurumsal hafıza geliştirdiğini açık biçimde göstermektedir.
Viyana Kongresi’nin bir diğer temel çıktısı ise Şark Meselesi, yani Doğu Sorunu olmuştur. Osmanlı coğrafyasını merkeze alan bu yaklaşım, Anadolu ve Orta Doğu’nun büyük güçlerin jeopolitik dizayn alanı hâline getirilmesini kurumsallaştırmıştır. Böylece Anadolu ve Mezopotamya, yalnızca coğrafi değil, siyasal, ekonomik ve stratejik bir müdahale sahası olarak konumlandırılmıştır. Bu anlayış, biçim değiştirerek günümüze kadar uzanmış; gücü elinde tutan her aktör, mutlaka bu coğrafya üzerinde hak iddia etme ve nüfuz tesis etme arayışına girmiştir.
Bu tarihsel sürekliliğin en somut kırılma noktalarından biri de 1916 tarihli Sykes–Picot Antlaşması olmuştur. Bu anlaşma ile Ortadoğu, bölgenin toplumsal, etnik, kültürel ve tarihsel gerçekleri yok sayılarak, emperyal çıkarlar doğrultusunda yapay sınırlarla parçalanmıştır. Cetvelle çizilen bu sınırlar, bölge halklarını aynı devlet içinde zorla bir araya getirirken; Kürtleri ise dört ayrı ülkeye bölerek siyasal, toplumsal ve kültürel parçalanmaya mahkûm etmiştir. Bu yapay düzen, yalnızca sınırlar üretmemiş; aynı zamanda kalıcı istikrarsızlığın, kimlik krizlerinin ve bitmeyen çatışmaların da temelini atmıştır. Bugün Ortadoğu’da yaşanan birçok sorunun arka planında, bu tarihsel mühendisliğin izleri açıkça görülmektedir.
Son yıllarda Avrupa devletlerinin yaşadığı ekonomik durgunluk, siyasi kırılganlık, demografik baskılar ve derin psiko-sosyal çözülme, kıtanın küresel siyasetteki ağırlığını ciddi biçimde zayıflatmıştır. Toplumsal yabancılaşma, göç dalgaları, kimlik krizleri ve artan iç gerilimler, Avrupa’yı yön belirleyen bir merkez olmaktan giderek uzaklaştırmaktadır. Ortaya çıkan bu boşluk ise ABD tarafından hızla doldurulmuş; dünya siyaseti yeniden tek merkezli bir yapı etrafında şekillenmeye başlamıştır.
Bu dönüşümün en açık göstergelerinden biri, Davos Zirvesi’nde ABD tarafından NATO’nun mevcut haliyle küresel tehditlere karşı yetersiz kaldığının ilan edilmesi ve yerine “Küresel Güvenlik Mimarisi” adı altında yeni bir yapılanmanın inşa edileceğinin açıklanmasıdır. Bu hamle, barışı tesis etme çabasından çok, küresel kontrol mekanizmasının daha merkezileştirilmesi ve daha etkin hâle getirilmesi arayışını yansıtmaktadır.
Orta Doğu ise bu yeni güç mimarisinin hem laboratuvarı hem de ekonomik beslenme alanı hâline gelmiştir. İsrail, sahip olduğu sınırsız askeri ve siyasi destek sayesinde bölgenin fiilî jandarma gücü olarak konumlandırılmıştır. İran tehdidi sürekli canlı tutularak Körfez ülkelerine dayatılan devasa silah harcamaları, bu sistemin ekonomik çarkını aralıksız biçimde beslemektedir. Böylece güvenlik söylemi altında petrol gelirleri küresel silah endüstrisine aktarılmakta, bölge ülkeleri ise kalıcı bir bağımlılık ilişkisine mahkûm edilmektedir.
Bu stratejinin bir diğer ayağını da Kuzeydoğu Suriye’de radikal İslamcı grupların desteklenmesi oluşturmaktadır. Bu yapıların sahada varlık göstermesi, ne demokratikleşme ne de istikrar üretmektedir; aksine bölgesel çatışmayı, göçü ve insani yıkımı derinleştirmektedir. Bu durum, Ortadoğu’nun bilinçli biçimde istikrarsızlaştırıldığını ve krizlerin kontrollü şekilde yönetildiğini açıkça göstermektedir.
Bu küresel satranç tahtasında en çok görmezden gelinen gerçeklerden biri ise Kürtlerin tarihsel varlığıdır. Kürtler, Ortadoğu coğrafyasında geçici ya da sonradan ortaya çıkmış bir unsur değil; binlerce yıldır bu toprakların asli halklarından biridir. Kürtlerin yaşadığı bölgeler tarih boyunca farklı devletlerin egemenliği altına girmiş olsa da, kültürel, toplumsal ve tarihsel sürekliliklerini kesintisiz biçimde korumuşlardır. Sykes–Picot düzeniyle bölünen Kürt coğrafyası, yalnızca sınırlarla değil; aynı zamanda siyasi statüsüzlük, güvensizlik ve sürekli çatışma döngüsüyle kuşatılmıştır.
Türkiye açısından bakıldığında, asıl stratejik tercih tam da bu noktada şekillenmelidir. Türkiye’nin küresel güçlerin kısa vadeli çıkar hesaplarının bir parçası olmak yerine; tarihsel süreçte birlikte yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği Kürtlerle mücadele eden değil, birlikte hareket eden bir aktör olması hem ahlaki hem de jeopolitik açıdan çok daha sağlam bir zemin sunmaktadır. Ortak tarih, ortak kültür ve ortak kader bilinci, dış müdahalelerle inşa edilen yapay ittifaklardan çok daha güçlüdür.
Gerçek istikrar; silahlanma, baskı ve tehdit politikalarıyla değil, adalet, kapsayıcılık ve toplumsal uzlaşıyla mümkündür. Bölge halklarını birbirine düşüren küresel senaryolar yerine, ortak yaşam iradesini güçlendiren bir yaklaşım hem Türkiye’nin hem de bölgenin geleceği açısından en rasyonel ve en insani yoldur.