2020 Şerzan Kurt Öykü Ödülü ve 2023 Abdullah Duran Öykü Ödülü sahibi sevgili Roza Alkan’ın ilk hikâye kitabı “Sular Altında” kısa bir süre önce Vesta Yayınları arasında yerini alarak okuyucuyla buluştu. Nerdeyse bir solukta okunan kitap, son zamanların en güzel, en dokunaklı hikâyelerini barındırıyor.
Yazarın “Sular Altında” eseri toplam 13 hikâyeden oluşmaktadır. Eserdeki hikâyeler gerek coğrafya gerek yaşam biçimi gerekse dünyaya bakış açısı bakımından bir bütünlük arz etmektedir. Birbirinden farklı hikâyelermiş gibi görünse de aslında birbirini tamamlayan bir bütünün parçalarını okuyormuş hissine kapılıyor insan. Bu bir bütün coğrafya, coğrafyanın insanoğluna yaşattığı kader ve kaderin insanın iç dünyası üzerinde yarattığı derin te’sir ve sancılar… Hikâyelerden birinde “Öldükten sonra bile zulmetmeye devam eden bu düzen korkutuyor beni.” diyen kahraman aslında bu derin te’sir ve sancıları keskin bir şekilde özetliyor.
Yazar yaşadığı coğrafyanın ortak acılarını dile getirirken, hikâyelerini bir propaganda aracı olarak görmüyor, bunun yerine san’atın ve edebiyatın o olması gereken “okurken hissettirme ve sezdirme” tekniğinden ustalıkla faydalanıyor.
“Sular Altında”, yazarın ilk çalışması olmasına rağmen oldukça başarılı bir çalışma olarak karşımızda duruyor. Sabahattin Ali’nin “Ses” ve Sait Faik’in “Semaver” hikâyeleri tadındaki kitapta, bu iki büyük hikâye yazarının insanı, insanın doğası ve iç dünyasını ele alma ve okuyucuya hissettirme biçiminin esintilerini bulmak mümkün.
Fikir vermesi bakımından birinci hikâyeden başlamak üzere eserdeki birkaç hikâyenin kısa tahlillerini aşağıda vermeyi uygun bulduk. Şöyle ki:
YABANÎ ELMA AĞACI
Hikâye, son derece sarsıcı, dünyanın belki en zor; hele bir anne için kesinlikle sorulması dahi en zor sorularından biri ile başlıyor:
“Bebeğimi gördünüz mü?”
Hikâye, bebeğini kaybeden bir genç annenin kendi ağzından kısa, yalın ama etkileyici cümleleriyle yansıtılıyor. Kaybolan bebek bir kız çocuğudur.
“…Ekşi elma suyu istiyordu canım sürekli. Anlamıştım kız olacağını.”
Kırsal kesim genç kızlarının genellikle ya âşık olarak ya da ardından muhtemelen sevdiğine kaçmak zorunda kalmak / bırakılmak şeklinde başlayan macerasının devamında; kötü yazgıya ya da gadre uğrayan bir genç kadının, vaktiyle aileden de görmediği sevgiyi büyük umutlarla, bulacağını sandığı kocasından da bulamaması…
Erkek egemen toplumdaki baba-ağabeyin fiziksel veya psikolojik (Bazen ikisi birlikte) şiddetinin ortaya konduğu (…İki tavuğu emanet et akşama sağ çıkmazlar.) hikâyede bazen annelerin de bu ataerkil anlayıştan yana oldukları gerçeğinin de altı çiziliyor. (Annen de istemedi seni.)
Hikâyenin merkezindeki genç anne; kocası, kaynanası ve kendi ailesi tarafından bile dışlanmanın ve ezilmenin karşısında, belki kendisinden daha fazla zulme, gadre uğramış kadınların çoğunun niyet olarak içlerinde taşıdıkları ama yapmaya cesaret edemedikleri bir şeyi yapar: Ona yaşama umudu veren oğlunu da bırakarak orayı ve onları terk etmek. Bu tavır modern olsun olmasın bazen tüm kadınların zaman zaman ihtiyaç duydukları, duyacakları evrensel bir tavır.
Bunun dışında hikâyede dil de coğrafya gibi oldukça yalın. Olay; hemen hemen her köy yaşamında karşılaşılabilecek olan, artık kanıksanmış bir olay. Ancak yazar, kanıksanmış olanın arkasındaki trajediyi çok ustaca bir şekilde sunmayı başarıyor. “Aslında yabanî olan elma ağacı değil, yabanî olan bazı düşünceler” fikrini / temasını zihinlere düşürüyor.
GİTMEM ARTIK O EVE
Yazar bu hikâyede anladığımız kadarıyla işitme ve konuşma engelli, küçük yaşta bir kız çocuğunun dramatik ve travmatik bilinç altını yine onu konuşturarak masaya yatırıyor. Yalın ve sıradan bir dille de olsa bu yöntemin okuyucu üzerinde de travmatik bir etki bıraktığını söyleyebiliriz.
Olay, Anadolu’nun gerek şehirlerinde gerek kırsal kesimlerinde sıkça rastlanan çocuk istismarıdır. Yazar aslında akrabalık bağlarının ve ilişkilerinin sıkı ve yoğun olduğu bir köy yerinde böyle bir istismarın yaşanmasına dikkat çekerek, aslında “Köyde olmaz böyle şeyler” kolaycılığına hatta kayırmacılığına itiraz ediyor. Yazarın kitabın başına aldığı ithaf yazısındaki “…yarasını bir ömür içinde taşımak zorunda kalan kız çocuklarına…” ifadesinden de anlaşılacağı üzere; hikâyedeki kötü yazgılı kız çocuğu, aslında bu ve buna benzer travmalar yaşayan ama anlatamayan, anlatsa da inandıramayan; o kötü olayı / olayları bir sessiz çığlık gibi hayatı boyunca içinden haykıran tüm kadınların sembolüdür adeta…
SULAR ALTINDA
Kitaba da ismini veren hikâye, aslında köklerinden kopmanın hiçbir zaman mümkün olamayacağının altını çiziyor. Ünlü Azeri şair Hüseyin Şehriyâr’ın “Haydar Babaya Selam” şiirini çağrıştırıyor adeta.
Yazar bu hikâyede de belirsizlik, flu alan temasından yararlanıyor. İsmi verilmeyen anlatıcı kahraman yine ismi olmayan bir köyün coğrafyası ve sıradan insanlarıyla okuyucuyu baş başa bırakıyor. Fakat gerek mekân gerek kahramanların sıradanlığını hatta olayların sıradanlığını yazar, anlatının gücüyle bambaşka bir havaya büründürerek yansıtıyor. (Öldükten sonra bile insana zulmetmeye devam eden bu düzen korkutuyor beni. / Ama o gülüşün içinde Hido’nun iki defa ölen babası da, Kenan’ın cansız bedeni de, benim hiç yaşayamadığım aşkım ve çocukluğum da vardı.)
Hikâyede yaşam gibi ölümün de sıradan karşılandığı, bilhassa çocukken fark edilmeyen, anlaşılmayan ölüm gerçeğinin (Aramızda Hido’nun da olduğu köyün veletleri olarak oyuna kaldığımız yerden devam etmiştik.) zamanla nasıl yakıcı bir kavrama dönüştüğünün altı çiziliyor.
Hangi türlü sosyal, ekonomik, politik nedenlerle olursa olsun terk-i diyar etmek zorunda kalınan malum coğrafyaya dönüş arzusuyla beraber, tüm acı-tatlı yaşanmışlıkların hatıra geldiği zaman dilimleri başarılı bir şekilde yansıtılıyor. Tüm dejenerasyon ve tahribata rağmen, insanın doğup büyüdüğü yerlerden kopamayışının hikâyesi meşe ağacının inatçılığıyla somutlaştırılıyor. (Meşe gibi çok derine kök salmış olmalıyım. Yıllarca güvenlik bahanesiyle kesilmesine, yakılmasına rağmen nasıl inatla topraktan fışkırdıysa, ben de her şeye rağmen bu topraktan kopamamıştım.)
Büyük şehirlerde uzun yıllar yaşayan ve günün sonunda köklerinin çağrısıyla köyüne, yani “Haydar Baba ”ya dönen Şehriyâr gibi dönen insanların; dönen, hatırlayan ve hatırlatan insanların hikayesidir “Sular Altında.” (…Olur mu Hido? Daha senin yokluğun var sırada, sonra kendi yokluğumu emanet edeceğim buraya.)
KEFİYE
Geçtiği coğrafyanın bilhassa çocuklar yönünden ani ve hesapsız gelen ölüm gerçeğini ve onun etrafındaki duygulanmaları yine bir çocuk; erkek çocuk penceresinden ustalıkla irdeleyen hikâyede aslında Doğu Anadolu köylerinde sıkça yaşanan bir çığ düşmesi sonucu babasını kaybeden isimsiz kahramanın dramı ve erkek olma yolunda verdiği mücadele göz önüne seriliyor.
Nazım Hikmet’in dediği gibi “Ekmek yalnızca büyük insanlığa yetmez.” Büyük ekmek kavgası veren köylünün dramı… Doğanın dayattığı tüm olumsuz şartlara karşın bu kavgayı veren aile reislerinin bazen hazin sonlarından biriyle karşılaşıyoruz hikâyede. Şerif Gören’in yönettiği, efsane oyuncu Tarık Akan ile Hülya Koçyiğit’in oynadığı “Dermân” filmindeki oyuncu Talat Bulut, misafir Dermân’a yani Hemşire Hanım’a, o haşin kış şartlarında yakması için (çünkü elektrik yok) şehre gaz yağı almaya gider ya tüm karşı çıkmalara rağmen. (çünkü aşıktır.) Günler sonra donmaktan kaskatı kesilmiş cesedi köye getirilirken kopan o feryad u figân… Trajedi bununla da bitmez. Cesedi fasılalı olarak yeri değiştirilmek üzere bahara kadar kara gömerler. Kurtlar bulamasın diye.
Bu ve buna benzer olaylar, sahneler Anadolu yazınının adeta değişmez yazgısıdır. Ya yine Türk Sinemasının kilometre taşlarından “Katırcılar” da Rüstem’in (Bu arada yoğun bakımda tedavisi süren Kadir İnanır’a âcil şifâlar diliyoruz. O’na da selam olsun.) kasabadan büyük keyifle aldığı pembe renkli çizmeleri ve gözlüğü; evine ulaştığında küçük kızının kardan mezarına koymak zorunda kalması ne iç yakan sahnelerden biridir.
Ahmed Arif’in “Bu dağ Mengene Dağıdır, tan yeri atanda Van’da / Bu dağ Nemrut yavrusudur tan yeri atanda Nemrud’a karşı / Bir yanın çığ tutar Kafkas ufkudur / Bir yanın seccade Acem mülküdür / Doruklarda buzulların salkımı…
“Bu gözler bir kere bile faka basmadı / Çığ bekleyen boğazların kıyametini / Karlı, yumuşacık hıyanetini uçurumların / önceden bilen gözleri…” mısraları da kışın aslında kartpostallık bir mevsim değil, tıpkı Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları”nda “Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü / Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü” dediği gibi ölümün ta kendisi olduğunu ortaya koymaktadır bu coğrafyada.
Çığ altında kalan babasını kaybeden kahramanın önce kabullenemeyip sonra bu katı gerçekle nasıl yüzleştiğini okuruz. Ölümün erkek çocukları nasıl erkekleştirdiğini okuruz. Dünyanın neresinde, nasıl, hangi iyi şartlarında yaşıyorsa yaşasın her erkeğin asıl, ilk ve tek kahramanının babası olduğu gerçeği bir kez daha bu hikâyede gözler önüne seriliyor. Baba ve özdeşleştiği kefiye… (Babamın kefiyesi. Nerde olsa tanırım. Kuzu götürdükleri bir bahar mevsiminde Antep’ten almıştı. Etrafı sarı, ortası siyah güllerle kaplı göz alıcı bir kefiye.) Ne kadar tanıdık ifadeler değil mi? Ahmed Arif’ten yine: “…Ölüm buyruğunu uyguladılar / Mavi dağ dumanını ve uyur uyanık seher yelini kanlara buladılar / Sonra oracıkta tüfek çattılar / Koynumuzu usul usul yoklayıp aradılar / Didik didik ettiler / Kirmanşah dokuması al kuşağımı, tespihimi, tabakamı alıp gittiler / Hepsi de armağandı Acem Eli’nden…”
KAYIP MEZAR
Aslında tüm hikâyelere direkt veya dolaylı olarak dahil edilen ölüm ve mezar gerçeğine bir kez de bu hikâyede rastlıyoruz. Ölüm ve mezar gerçeği hikâyenin merkezini teşkil ediyor.
“Yabani Elma Ağacı” hikâyesindeki kötü yazgılı kadının tek erkek evladını da geride bırakma pahasına her şeyi bırakıp gitmesinden bahsetmiştik. Roza Alkan’ın bununla başlayan hikâyelerinin 13. ve son hikâyesi olan “Kayıp Mezar” bu kez terkedilen oğulun ağzından yaşadığı dramı da ortaya koyacak mahiyettedir.
Anadolu köylerinde sık yaşanan baba veya annenin ikinci evliliğiyle ortaya çıkan çocuk dramlarından biri, kahramanın ağzından “Babamın başka çocukları da oldu. Ama bir daha kardeşim olmadı hiç.” cümlesiyle fazla söze yer bırakmayacak şekilde somutlaşır adeta.
Çocuk ölümlerinin nasıl normal karşılanıp kanıksandığı, çok ölüm görmüş yaşlı kadınların dahi ölüm karşısında nasıl kayıtsızlaştıklarının altı çizilirken “çocuk mezarlığı” diye bir kavramla da karşılaşıyoruz. Çocuklarla ilgili neredeyse hiç gelmedikleri varsayımıyla öylesine defnedildikleri gerçeğine de vurgu yapılıyor.
Ancak kaybedenler açısından, bilhassa kahraman açısından durum o kadar da kabul edilebilir değil. Aranan, hep aranan ama hiç bulunamayan o kardeş mezarına bir de geç bulunup erken kaybedilen anne mezarı da eklenince…
Genel olarak değerlendirmek gerekirse; Bir bütünün parçaları gibi duran bu 13 hikâyede tacize uğrayan çocuklar, çocukların suskunluğa bürünmesi ve tacizlerin fark edilmemesi, fark edilse bile hiç olmamış gibi davranılması, yaşadığımız coğrafyada birden fazla tekrar eden köy boşaltılmaları, yaşam alanlarının harabeye çevrilmesi, insansızlaştırılması, kırıma uğrayan insanların meşe yaprakları altındaki mezarlarının dahi defineciler tarafından tahrip edilmesi, siyasî nedenlerle ortadan kaybedilen insanların hikâyeleri, doğa ile mücadele ederken yitip giden insanların hikâyesi, arada bir çınlatılan Med TV gerçeği, Xezal Berfu’nun ölümü ve bu ölüm karşısında askerin söylediği “Ama nöbet yerimi terk edemezdim.” sözüyle aslında bir bütün olarak güvenlikçi politikaların bölgeye ve bölge insanına bakış açısının dışa vurumunu büyük bir ustalıkla okuyucuya hissettiriyor yazar.
Hikâyelerde mezarlık mefhûmuna adeta tragedya havasında sıkça yer verildiğini görmekteyiz. Halk tarafından mezarlıklar geçmişte yaşanan acıların gizlendiği ve unutulmaya yüz tuttuğu mekânlar olarak görülse de yazarın bilinç dünyasında acıların açığa çıkarıldığı ve bu acıların hafızalarda yaşanmaya devam ettiği gerçeği okuyucuya ustalıkla aktarılıyor.
Yine hikâyelerde aile kavramı etrafında anne, baba, nene, eş, çocuk gibi fertlere yer verildiğini görmekteyiz. Nerdeyse tüm kadro bu şahıslardan oluşmaktadır. Şahıs kadrosu içerisinde yazarın dünyasında en fazla yer verilen kişi “nene” dir. Nene, çocuklar tarafından en rahat bağ kurulan, adeta sığınılacak bir liman gibi görülen kişi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da yazarın coğrafyadaki yaşayış biçimine ne kadar hakim olduğunun bir diğer göstergesidir.
Elbette yukarıda bahis konusu yaptığımız tespit ve yorumlar dışında, merakımızı celp eden çok şey var hikâyeler ve yazar hakkında. Ancak zaman ve zemin darlığı nedeniyle buraya alamadığımız pek çok konuyu da, kabul etme nezaketi göstermeleri hâlinde bir söyleşi zemininde kendileriyle paylaşma teklifimizle beraber, sevgili Roza Alkan’ı bu değerli çalışmasından dolayı tebrik ediyor, üretmek yolunda kendisine kolaylıklar diliyoruz. Yolu da bahtı da açık olsun.
Faruk ARİS-Orhan EKİNEKER