Beyaz örtünün bu kadar sessiz olabileceğini unuttuğum bir anda yakaladı beni bu görüntü. Beyazlığın içinde kaybolmuş bir sokak, üzeri örtülmüş bir araba ve yere düşen uzun bir gölge… Sanki hayat sesini kısmış, insanın içini dinlemeye başlamıştı.
Yürüyen kişiyi tanımıyorum; ama gölgesini biliyorum. Çünkü insan bazen kendisinden önce gölgesiyle karşılaşır. Gölge, içimizde sakladıklarımızın sessiz itirafı gibidir. Söylenmeyen cümleler, yarım kalmış hayaller, “sonra”ya ertelenmiş cesaretler… Hepsi ışığın açısına göre uzar ya da kısalır. Tıpkı ruhumuz gibi.
Beyaz örtü her şeyi eşitler; iyiyiyle kötüyü, geçmişle bugünü, suçla masumiyeti aynı sessizlikte saklar. Ama izler kalır. Ne kadar örtülürse örtülsün, insanın geçtiği yollar bir yerden mutlaka görünür. İçimdeki ben de öyle… Susturduğumu sansam da iz bırakır.
Araba olduğu yerde hareketsiz. Belki gitmek istedi; ama beyazlığın bıraktığı izler izin vermedi. Belki de gitmemek için iyi bir bahaneydi bu. İnsan da bazen böyle değil midir? Kalmakla gitmek arasında donup kalır; suçu şartlara, zamana, mevsime yükler. Oysa çoğu zaman bizi durduran dışarısı değil, içimizde kopan fırtınadır.
Ve o gölge… Işığın sayesinde var, ama ışıktan bağımsız bir ağırlığı taşıyor. Bana şunu hatırlatıyor: İnsan ne kadar yalnız yürürse yürüsün, kendinden kaçamaz. İçimdeki ben, her adımda yanımdadır. Bazen önümden gider, bazen arkamdan sürüklenir; ama hep benimledir.
Belki de bu yüzden bazı yollar sessiz, bazı günler soğuktur. Çünkü insan, önce kendi yansımalarıyla yüzleşmeden ısınamaz. Beyazlık erir, yollar açılır; ama içimdeki ben… O, her mevsimde benimle yürümeye devam eder.
ESNA IŞIK