Mehmet Hanefi Güler

Siyasetin hafızası kısa olabilir.

Ancak toplumların hafızası kolay silinmez.

Özellikle de bedel ödemiş toplumların…

Acılar yaşamış, evlatlarını kaybetmiş, sürgünler görmüş, inkâr edilmiş, yok sayılmış, ötelenmiş toplumlar yaşadıklarını unutmazlar. Unutmazlar; çünkü hafıza bazen bir milletin elinde kalan son sermayedir.

Bugün Kürt siyaseti, Kürt seçmeni ve Kürt toplumu açısından yeniden ciddi bir muhasebe yapma zamanıdır.

Çünkü son günlerde yaşanan bazı gelişmeler, yıllardır üzeri örtülen birçok gerçeği yeniden görünür hâle getirmiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklamalar ve Erkan Baş’ın Kürt kamuoyunda ciddi rahatsızlık oluşturan ifadeleri, aslında uzun zamandır gizlenen bir zihniyetin dışa vurumu olarak okunmalıdır.

Belki de ilk kez insanlar yüksek sesle şu soruyu sormaya başladı:

“Kürtler yüz yıldır kimi destekledi, karşılığında ne aldı?”

Bu soru önemlidir.

Çünkü bir asra yaklaşan siyasi tecrübeye baktığımızda ortaya çıkan tablo pek iç açıcı değildir.

Solcular, sosyal demokratlar ve sosyalistler…

Muhalefete düştüklerinde…

İktidardan uzaklaştıklarında…

Seçim kazanmakta zorlandıklarında…

Meşruiyet krizine girdiklerinde…

İlk uğradıkları mahalle hep Kürt mahallesi olmuştur.

İlk çaldıkları kapı Kürtlerin kapısı olmuştur.

İlk sarıldıkları duygu Kürtlerin mağduriyeti olmuştur.

Demokrasi söylemleri…

Kardeşlik söylemleri…

Özgürlük söylemleri…

Eşit yurttaşlık söylemleri…

Her seçim döneminde yeniden dolaşıma sokulmuştur.

Fakat iş uygulamaya geldiğinde, iktidar paylaşımına geldiğinde, karar mekanizmalarına geldiğinde Kürtlerin beklentileri yine ertelenmiş, yine ötelenmiş, yine başka baharlara bırakılmıştır.

Binan aleyh…

Kürtlerin artık sadece söylenenlere değil, yaşananlara bakması gerekiyor.

Çünkü siyaset niyetlerden değil, sonuçlardan okunur.

Sonuç ortadadır.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini hatırlayalım.

Selahattin Demirtaş yaklaşık on yıldır cezaevindedir.

Buna rağmen cezaevinden yaptığı açıklamalarla yalnızca kendi kitlesine değil, geniş Kürt kamuoyuna da çağrılarda bulunmuştur.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde verdiği destek herkesin malumudur.

Destek çağrıları yaptı.

Kürt seçmenin önemli bir kısmı da bu çağrılara kulak verdi.

Birçok ilde CHP tarihinin en yüksek oy oranlarına ulaşıldı.

Bingöl gibi yerlerde CHP’nin normal şartlarda ulaşamayacağı oy oranları görüldü.

Kürt seçmen yalnızca oy vermedi.

Risk aldı.

Eleştirileri göğüsledi.

Kendi çevresinden gelen tepkilere rağmen destek verdi.

Peki sonra ne oldu?

Daha seçimlerin mürekkebi kurumadan…

Kemal Kılıçdaroğlu, yıllardır cezaevinde bulunan Selahattin Demirtaş konusunda televizyona çıkıp, “Pişman değilim” diyebildi.

Oysa MHP Genel Başkanı dahi Demirtaş’ın çıkması gerektiğini söyledi.

Siyaseten doğru olabilir.

Yanlış olabilir.

Bu ayrı bir tartışmadır.

Fakat burada mesele yalnızca siyaset değildir.

Ey Kılıçdaroğlu, burada mesele vicdandır.

Çünkü bazen söylenen sözün hukuki anlamından daha önemli olan ahlaki anlamıdır.

İnsan düşünmeden edemiyor.

Tuncelili bir siyasetçi…

Elazığlı bir siyasetçi…

İkisi de Zaza, ikisi de aynı kültür havzasının insanı…

İkisi de aynı coğrafyanın evladı…

Korkutata: En Düşük Emekli Aylıkları Defalarca Yükseltildi!
Korkutata: En Düşük Emekli Aylıkları Defalarca Yükseltildi!
İçeriği Görüntüle

Ve biri yaklaşık on yıldır cezaevindeyken, diğerinin çıkıp en küçük bir vicdan muhasebesi yapmaması…

Kürt kamuoyunda ciddi bir kırılmaya sebep olmuştur.

Çünkü Kürtler sadece siyasi değil, aynı zamanda duygusal bir toplumdur.

Vefayı önemser.

Hatırı önemser.

Dostluğu önemser.

Kötü gününde yanında durduğu insanların, iyi günlerinde kendisini unutmasını da unutmaz.

İşte bu yüzden söz konusu açıklamalar yalnızca bir siyasi değerlendirme olarak görülmemiş, aynı zamanda bir vefa ve vicdan meselesi olarak okunmuştur.

Aynı durum İstanbul seçimlerinde de yaşandı.

Herkes biliyor ki Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı sürecinde Kürt seçmenin desteği belirleyici olmuştu.

Selahattin Demirtaş’ın açıklamaları da bu süreçte önemli etkiler üretmişti.

Fakat sonrasında Ekrem İmamoğlu’nun Diyarbakır’a gidip birkaç sembolik görüntü vermesi, birkaç afiş taşıması dışında kayda değer bir karşılık görülmedi.

İstanbul da yaşayan esnafa yönelik tutumlar da toplumun hafızasında yer etti.

Çünkü toplumların hafızasında oluşan kırgınlık kolay kolay geçmez.

Kürtler artık sembollerle değil, samimiyetle ilgilenmektedir.

Tam da burada Erkan Baş’ın açıklamaları ayrı bir yerde durmaktadır.

Belki birçok kişi bunu farklı yorumlayabilir.

Ancak Kürt kamuoyunda oluşan hissiyat şudur:

Bazen bir cümle onlarca yıllık zihniyeti ele verir.

Bazen birkaç kelime yıllarca gizlenen bakışı açığa çıkarır.

Bu nedenle son dönemde yapılan açıklamalar birçok insanın zihninde aynı kanaati güçlendirmiştir:

Acaba Kürtler, yıllardır destek verdikleri bu sol, sosyalist ve sosyal demokrat hareketler tarafından yalnızca ihtiyaç duyulduğu zaman hatırlanan bir toplumsal güç olarak mı görülüyor?

Soru ağırdır.

Ama cevabı artık verilmelidir.

Çünkü yüz yıllık tecrübe bunu gerektiriyor.

Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin yaşadığı birçok mağduriyet döneminde sol hareketlerin performansı da ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü bugün hâlâ birçok Kürt genci kendisine şu soruyu soruyor:

Onca destekten sonra ne değişti?

Onca bedelden sonra ne elde edildi?

Onca fedakârlıktan sonra hangi sorun çözüldü?

Binan aleyh…

Artık romantik siyaset döneminin sonuna gelinmiştir.

Kürtler sadece alkışlayan değil, sorgulayan bir siyasi bilinç geliştirmek zorundadır.

Kim olursa olsun…

Sağcı…

Solcu…

Sosyalist…

Muhafazakâr…

Milliyetçi…

Hiç fark etmez.

Bu toplumun desteğini alan herkes dönüp bu topluma ne verdiğinin hesabını verebilmelidir.

Aksi hâlde siyaset, halkın umutlarını tüketen büyük bir sömürü düzenine dönüşür.

Bugün gelinen noktada görünen tablo şudur:

Kürtlerin artık duygularını değil, akıllarını merkeze alan yeni bir siyasi muhasebeye ihtiyacı vardır.

Çünkü yüz yıldır tekrar eden hikâyeler aynı sonuçları üretmektedir.

Aynı vaatler…

Aynı sloganlar…

Aynı duygusal söylemler…

Ve sonunda aynı hayal kırıklıkları…

Şimdi de duyuyoruz ki Özgür Özel Diyarbakır’a geliyor.

Yine hamaset…

Yine duygulara hitap eden cümleler…

Yine kulağa hoş gelen söylemler…

Fakat Kürt toplumu artık sözden çok samimiyet görmek istiyor.

Belki de artık sorulması gereken soru şudur:

Kürt mahallesi neden herkesin zor gün dostu olmak zorunda?

Neden herkes sıkıştığında Kürtlerin kapısını çalıyor?

Neden herkes desteğe ihtiyaç duyduğunda Kürtlerin mağduriyetini hatırlıyor?

Ve neden işler yoluna girince ilk unutulan yine Kürtler oluyor?

Bu sorular cevap bulmadan yeni bir siyaset inşa edilemez.

Çünkü hiçbir toplum sonsuza kadar başkalarının siyasi kariyerleri için bedel ödemez.

Ve hiçbir halk, kendisini yalnızca seçim dönemlerinde hatırlayanlara ebediyen kredi açmaz.

Artık muhasebe zamanıdır.

Artık hafızayı diri tutma zamanıdır.

Artık duygularla değil, tecrübelerle konuşma zamanıdır.

Ve artık Kürt mahallesinin, kendisini yalnızca ihtiyaç anlarında hatırlayan siyasetçilere karşı daha dikkatli olması gerektiği açıktır.

Son olarak, sol dünyaya, sosyal demokratlara ve sosyalistlere topluca seslenmek istiyorum:

Artık Kürtlerin yakasını bırakın.

Yüz yıldır Kürtlerin acılarını, mağduriyetlerini, umutlarını ve duygularını siyasi sermaye olarak kullandınız.

Yüz yıldır Kürtlerden destek istediniz.

Yüz yıldır Kürtlerden fedakârlık beklediniz.

Ama Kürtler aynı oranda karşılık göremedi.

Artık yeter.

Bir halkın duygularını sürekli tüketerek siyaset yapılmaz.

Bir toplumun sadakati sonsuza kadar istismar edilemez.

Ve unutulmasın ki; vefa göstermeyenler, bir gün vefa bekleyecek insan da bulamazlar.

Hakkımız varsa haram olsun.