RÖPORTAJ: EYLEM ÖZEN
Türkiye’de son dönemde Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Manisa ve son olarak İstanbul’da peş peşe yaşanan okul saldırıları, kamuoyunda büyük endişeye neden oldu. Öğrencilerin ve öğretmenlerin hedef alındığı olaylar, çocukların ve gençlerin şiddete yönelmesinin altında yatan nedenleri yeniden gündeme taşıdı.
Farklı illerde meydana gelen saldırılar, yalnızca olayların yaşandığı şehirlerde değil, Türkiye genelinde aileler, öğrenciler ve eğitimciler arasında da kaygıya yol açtı.
Peki, bir çocuk ya da genç neden şiddete yönelir? Aile ortamında yaşanan sorunlar, arkadaş ilişkileri ve sosyal medyada karşılaşılan içerikler saldırgan davranışları nasıl etkiler? Şiddete yönelme riski taşıyan davranışlar önceden fark edilebilir mi? Okullarda yaşanan saldırılar çocukların psikolojisinde nasıl izler bırakır? Aileler, öğretmenler ve ilgili kurumlar benzer olayların önlenmesi için neler yapmalı?
Bingöl Kent Haber olarak, bu soruların yanıtlarını Klinik Psikolog Kemal Alimoğlu ile gerçekleştirdiğimiz özel röportajda ele aldık. Alimoğlu, okul saldırılarının psikolojik nedenlerinden çocuklar üzerindeki etkilerine, ailelerin sorumluluklarından alınması gereken önlemlere kadar birçok önemli konuda değerlendirmelerde bulundu.

İşte Röportajdan Öne Çıkan Başlıklar;
“ŞİDDETİ TEK BİR NEDENE BAĞLAMAK DOĞRU DEĞİL”
Son dönemde okullarda yaşanan silahlı saldırıları ve şiddet olaylarını psikolojik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Son dönemde yaşanan bu tür olaylar hepimizi derinden üzüyor. Özellikle çocukların ve gençlerin bulunduğu eğitim ortamlarında yaşanan şiddet olaylarının yalnızca fiziksel değil, psikolojik açıdan da ciddi sonuçları olabiliyor.
Psikolojik açıdan baktığımızda, şiddeti tek bir nedene bağlamanın doğru olmadığını söyleyebiliriz. Bazı saldırılar anlık gelişebilirken bazılarının arkasında uzun süredir devam eden saldırgan davranışlar, tehditler, öğrenilmiş düşünce kalıpları ve çeşitli risk faktörleri bulunabilir. Bu nedenle yalnızca olayın nasıl gerçekleştiğine değil, öncesinde hangi davranışların ortaya çıktığına da bakmak gerekiyor. Çünkü şiddeti anlamak, yalnızca gerçekleşen davranışı değil, o davranışa giden süreci de değerlendirmeyi gerektirir.
“GENÇLER ELEŞTİRİ VE REDDEDİLMEYİ TEHDİT OLARAK ALGILAYABİLİYOR”
Bir çocuk ya da genç neden şiddete yönelir? Bu davranışların altında hangi psikolojik ve sosyal nedenler yatabilir?
Özellikle ergenlik döneminde gençler kimliklerini oluşturmaya, kendilerini tanımaya ve sosyal çevrelerinde kabul görmeye çalışırlar. Bu süreçte başkalarının kendileri hakkındaki düşüncelerine daha fazla önem verebilirler. Bazı gençler reddedilmeyi, eleştirilmeyi veya küçük düşürülmeyi kişiliklerine yönelik bir tehdit olarak algılayabilir.
Bunun yanında dürtüsellik, hayal kırıklığına tahammül etmekte zorlanma ve davranışların sonuçlarını yeterince değerlendirememe gibi etkenler de bazı gençlerde saldırgan davranış riskini artırabilir. Ancak ergenlik döneminde bulunmak veya öfke yaşamak, tek başına şiddet eğilimi anlamına gelmez. Burada önemli olan, gencin yaşadığı duygular karşısında nasıl davranacağını öğrenmesidir. Çünkü insanın öfkelenmesiyle öfkesini başkasına zarar vererek göstermesi aynı şey değildir.

“ARKADAŞ ÇEVRESİ GENÇLERİN DAVRANIŞLARINI ETKİLEYEBİLİYOR”
Çocukların şiddete yönelmesinde aile ortamının, sosyal medyanın ve arkadaş çevresinin etkisi nedir?
Çocukların davranışları üzerinde içinde bulundukları çevrenin önemli bir etkisi vardır. Özellikle aile ortamında anlaşmazlıkların nasıl çözüldüğü, çocukların başkalarıyla kurdukları ilişkileri etkileyebilir. Sürekli bağırmanın, tehdit etmenin veya fiziksel güç kullanmanın normal karşılandığı bir ortamda büyüyen çocuk, bu davranışları zamanla bir sorun çözme yöntemi olarak öğrenebilir.
Arkadaş çevresi ve sosyal medya da bu süreçte etkili olabilir. Özellikle ergenlik döneminde bir gruba ait olma ve arkadaşları tarafından kabul görme isteği önem kazanır. Bazı gençler arkadaşlarının yanında kendilerini kanıtlamak amacıyla normalde sergilemeyecekleri davranışlarda bulunabilirler. Sosyal medyada şiddetin övülmesi veya saldırgan davranışların ilgi görmesi de bazı gençlerin şiddete yönelik tutumlarını olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle çocukların yalnızca ne izlediğini değil, izlediklerinden ne öğrendiğini ve hangi davranışları örnek aldığını da önemsemeliyiz.
“BAŞKALARINA ZARAR VERMEYE YÖNELİK TEHDİTLER GÖZ ARDI EDİLMEMELİ”
Şiddet eğilimi gösteren çocuklarda ailelerin ve öğretmenlerin önceden fark edebileceği belirtiler var mıdır?
Öncelikle tek bir davranışa bakarak bir çocuğun ileride şiddet uygulayacağını söylemek doğru değildir. Ancak sürekli tehditlerde bulunma, fiziksel saldırganlığın giderek artması, akran zorbalığı yapma, başkalarına zarar vermeyi haklı görme ve ciddi intikam söylemleri dikkatle değerlendirilmesi gereken davranışlardır.
Özellikle bir öğrencinin başkasına zarar vermeye yönelik somut tehditlerde bulunması veya planlarından söz etmesi kesinlikle küçümsenmemelidir. Böyle durumlarda çocuğu etiketlemek yerine davranışın ciddiyetini değerlendirmek, gerekli güvenlik adımlarını atmak ve uygun uzman desteğini sağlamak gerekir. Her davranış değişikliği tehlike anlamına gelmez ancak ciddi tehditleri görmezden gelmek de doğru değildir.
Okullarda yaşanan saldırılar, öğrencilerin psikolojisini nasıl etkiliyor? Çocuklarda korku, kaygı ve güvensizlik duygusuna yol açabilir mi?
Bu tür olayların ardından bazı çocuklarda yoğun korku, kaygı, uyku problemleri, dikkat dağınıklığı ve okula gitmek istememe gibi tepkiler ortaya çıkabilir. Özellikle saldırıya tanık olan veya olaydan doğrudan etkilenen çocuklar, benzer bir olayın tekrar yaşanabileceği düşüncesiyle çevrelerini sürekli kontrol etme ihtiyacı hissedebilirler. Beklenmedik seslerden irkilme veya kalabalık ortamlardan kaçınma gibi davranışlar da görülebilir.
Burada önemli olan, olayın sona ermesiyle çocuğun yaşadığı korkunun her zaman aynı anda sona ermemesidir. Çocuklar okulda dersi düşünmeli, teneffüsü beklemeli, arkadaşlarıyla ne oynayacağını konuşmalı. Eve dönerken annesine ne anlatacağını, hafta sonu ne yapacağını düşünmeli. Okulda kendini nasıl koruyacağını değil. Çünkü çocukluk, hayatta kalmayı öğrenme dönemi değil, hayatı güvenle keşfetme dönemidir. Çocuklarımızın can güvenliği ve psikolojik sağlamlığı için elimizden gelen değil, elimizden gelenin de fazlası yapılmalıdır.
“ÇOCUĞUN YAŞADIĞI KORKUYU ANLAMAYA ÇALIŞMAK GEREKİYOR”
Okula gitmekten korkan veya kendisini güvende hissetmeyen çocuklara aileler nasıl yaklaşmalı?
Böyle durumlarda öncelikle çocuğun yaşadığı korkuyu anlamaya çalışmak gerekiyor. Bazı aileler çocuklarını rahatlatmak amacıyla “Korkacak bir şey yok.”, “Abartıyorsun.” veya “Bir şey olmaz.” gibi ifadeler kullanabiliyor. Ancak bu yaklaşım çocuğun kendisini anlaşılmamış hissetmesine neden olabilir.
Aileler çocuklarının ne düşündüğünü ve neden korktuğunu sakin bir şekilde dinlemeli, sorularına yaşlarına uygun cevaplar vermelidir. Ayrıca çocukların sürekli şiddet görüntülerine ve korkutucu haberlere maruz kalmasını önlemek de önemlidir. Eğer çocuğun korkusu günlük yaşamını belirgin şekilde etkiliyorsa uzman desteği alınmalıdır. Çocuğa güven vermek, hiçbir kötü olayın yaşanmayacağını söylemek değil, zorlandığında yanında olacağınızı ve onu korumak için gerekenleri yapacağınızı hissettirmektir.
Okullarda yaşanan şiddet olayları, çocukların ilerleyen yaşlarında kalıcı psikolojik sorunlara neden olabilir mi?
Evet, bazı çocuklarda uzun süreli psikolojik etkiler görülebilir. Özellikle ağır şiddete maruz kalan, olaya doğrudan tanık olan veya yakın bir arkadaşını kaybeden çocuklarda travma sonrası stres belirtileri, yoğun kaygı, kaçınma davranışları ve uyku problemleri ortaya çıkabilir.
Ancak her çocuğun böyle bir olaydan aynı şekilde etkileneceğini veya mutlaka kalıcı bir psikolojik sorun yaşayacağını söylemek doğru değildir. Çocuğun olaydan nasıl etkilendiği, çevresinden gördüğü destek ve ihtiyaç duyduğunda uygun psikolojik yardıma ulaşabilmesi iyileşme sürecinde önemlidir. Bazen bir olay birkaç dakika sürer ancak o olayın bıraktığı psikolojik etki çok daha uzun süre devam edebilir. Bu nedenle çocukların olay sonrasındaki davranış değişikliklerini de dikkatle takip etmek gerekir.
“SEVGİ KADAR, SINIR KOYMAKTA ÖNEMLİDİR!”
Okullarda şiddetin önlenmesi için ailelere, öğretmenlere ve yetkililere hangi sorumluluklar düşüyor?
Ailelerin çocuklarına sevgi göstermesi kadar tutarlı sınırlar koyması da önemlidir. Çocukların her isteğinin yerine getirilmesi veya yanlış davranışlarının sürekli görmezden gelinmesi, davranışlarının sonuçlarını öğrenmelerini zorlaştırabilir. Bu nedenle çocuklara sorumluluk almayı, başkalarının haklarına saygı göstermeyi ve davranışlarının sonuçlarını değerlendirmeyi öğretmek gerekiyor.
Öğretmenlerin öğrenciler arasındaki zorbalık ve çatışmaları erken fark etmesi, öğrencilerle sağlıklı iletişim kurması ve gerektiğinde okul psikolojik danışmanlarıyla iş birliği yapması önemlidir. İlgili kurumların da koruyucu ve önleyici çalışmaları desteklemesi, aile ve okul arasındaki iletişimi güçlendirmesi faydalı olacaktır. Şiddetin önlenmesi, ailelerin, eğitimcilerin ve ilgili uzmanların birlikte hareket etmesini gerektirir.
Bu tür olayların tekrar yaşanmaması için psikolojik açıdan en etkili çözüm nedir? Toplum olarak nereden başlamalıyız?
Bence öncelikle erken fark etme ve zamanında müdahale üzerinde durmalıyız. Çünkü bazı çocuklar yaşadıkları psikolojik güçlükleri açıkça ifade edebilirken bazıları bunu davranışlarıyla gösterebilir. Sürekli çatışma yaşayan, saldırgan davranışları artan veya sosyal ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşayan bir çocuğun yalnızca davranışını durdurmaya çalışmak yerine, bu davranışın altında yatan nedenleri de değerlendirmek gerekir.
Burada özellikle ailelere önemli bir sorumluluk düşüyor. Okullarda görev yapan psikolojik danışmanların çocuklarla ilgili gözlemleri, değerlendirmeleri ve uzman desteği yönündeki önerileri aileler tarafından ciddiye alınmalıdır. Çünkü bazen çocuğun yaşadığı güçlüğü ilk fark eden kişi, okuldaki psikolojik danışmanı olabilir. Ailelerin bu yönlendirmeleri dikkate alması ve gerektiğinde profesyonel destek alması oldukça önemlidir.
Bunun yanında çocuklara empati kurmayı, hayal kırıklıklarıyla baş etmeyi, sorun çözme becerilerini ve davranışlarının sonuçlarını değerlendirmeyi öğretmeliyiz. Bir sorunu erken fark etmek her zaman o sorunu tamamen önleyebileceğimiz anlamına gelmez ancak zamanında atılan doğru bir adım, bir çocuğun hayatında önemli bir fark oluşturabilir.
“PSİKOLOJİK RAHATSIZLIĞI OLAN İNSANLARI ŞİDDETLE ÖZDEŞLEŞTİRMEK HEM BİLİMSEL AÇIDAN DOĞRU DEĞİLDİR”
Okullarda yaşanan her şiddet olayının ardından, saldırıyı gerçekleştiren kişiler hakkında sık sık “Zaten psikolojik sorunları vardı.” şeklinde yorumlar yapıldığını görüyoruz. Ancak bu tür olayları yalnızca psikolojik sorunlarla açıklamak ne kadar doğru?
Bu konuda çok dikkatli konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü psikolojik rahatsızlığı olan insanları şiddetle özdeşleştirmek hem bilimsel açıdan doğru değildir hem de toplumda yanlış bir algı oluşturabilir. Ruhsal rahatsızlık yaşayan insanların büyük çoğunluğu başkalarına yönelik ciddi şiddet davranışlarında bulunmaz.
Ayrıca bir insanın saldırgan davranış sergilemesi, mutlaka psikiyatrik bir rahatsızlığı olduğu anlamına gelmez. Şiddet davranışının ortaya çıkmasında öğrenilmiş davranışlar, sosyal çevre, geçmişteki saldırganlık örüntüleri, çeşitli bireysel riskler ve durumsal etkenler birlikte rol oynayabilir. Her şiddet davranışına psikolojik hastalık açıklaması getirmek, hem ruhsal rahatsızlığı olan insanlara haksızlık etmek hem de şiddetin diğer nedenlerini gözden kaçırmak anlamına gelebilir.
Son olarak neler eklemek istersiniz?
Çocuklarımızın akademik başarıları kadar psikolojik iyilik hâllerini de önemsememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bir çocuğun derslerinde başarılı olması, mutlaka psikolojik olarak da iyi olduğu anlamına gelmez. Bazı çocuklar yaşadıkları güçlükleri açıkça ifade ederken bazıları bunları uzun süre kendi içinde yaşayabilir.
Bu nedenle çocukların davranışlarındaki değişimleri önemsemeli, ihtiyaç duyduklarında destek almalarını sağlamalı ve onlara sorunlarını şiddete başvurmadan çözebilecekleri beceriler kazandırmalıyız.
Çocuklarımıza yalnızca hayatta başarılı olmayı değil, insanlarla birlikte yaşamayı da öğretmeliyiz. Çünkü iyi bir gelecek, yalnızca başarılı bireylerle değil, başkalarının hayatına ve haklarına saygı duyan insanlarla mümkündür.





