Kaç gün daha yaşayacağını sormak, aslında kimsenin cevaplayamayacağı bir soruya nefes harcamaktır.

Zaman, insanın iradesini umursamayan bir akışla ilerler; kum, parmakların arasından kayacak bir yol mutlaka bulur.

Bir nesil çığlıklarla büyürken, travmalar toplumun gövdesini içten içe eğer, büker.

İnsanlar, kendi gölgeleriyle yarışır gibi bitmeyen bir telaşın içinde savruluyor.

Değerler, rüzgârda savrulan yapraklar gibi birer birer düşüyor.

Bu gürültünün içinde unutulan basit bir hakikat var:

Ömür sınırlıdır.

Ne eksik ne fazla; insanın müdahalesiyle uzamayan, kısalmayan bir çizgi.

Çadırda yaşayan da gitti, saray duvarları içinde olan da.

Toprağı süren çiftçi de bir gün bıraktı, gölgesinde dinlenen ihtiyar da.

Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz.

Söz çoğaldıkça hayat kısalır belki de.

Bir gün gelecek; kalem, kâğıdın sesini duymayacak.

İnsan, soluğunu taşıyan cümleleri geride bırakamayacak.

Zamanın kıyısında savrulan asi bir rüzgâr gibi unutulacağız.

Dünyanın üç günlük bir yol olduğu söylenir; ikisini yürüdük diyelim, kalan günün garantisini kim verebilir?

İnsanın, takdir edilenin duvarını aşabildiğine dair bir delil hiç olmadı.

Bahçeyi eşeledik, toprağı uyandırdık.

Tohum çatladı, filiz oldu, fidan büyüdü.

Ağaç göğe uzandı, meyveler ağırlaştı.

Sonra ağaç kurudu.

Hayat, meyvenin daldan usulca kopuşu kadar yalın ve sakindir.

Toprak meyveyi nasıl kabulleniyorsa, insan da faniliğini kabullendiğinde huzura yaklaşır.

Belki anlam şudur:

Son dediğimiz şey, başka bir başlangıcın eşiğidir.

Biz de bir gün daldan kopacağız.

Mesele, düşerken ardımızda nasıl bir iz bıraktığımızdır:

Bir koku…

Bir bakış…

Bir sükûnet…

Belki de bütün mesele şu üç cümlede saklıdır:

“Yaşadım.” diyebilecek kadar dürüst,

“İnsandım.” diyebilecek kadar samimi,

“Geçiciydim.” diyebilecek kadar bilge olmak.