Eğitim, yalnızca bilgi aktarmanın değil, insan hayatını korumanın ve geleceği inşa etmenin en temel alanıdır. Ancak son yıllarda hem ülkemizde hem de dünyada yaşanan okul temelli şiddet olayları, bu temel gerçeği sarsıcı biçimde yeniden hatırlatıyor. Maraş’ta ve Siverek’te yaşanan acı olaylar ile farklı coğrafyalarda öğrenci ve öğretmenleri hedef alan silahlı saldırılar, artık münferit hadiseler olarak geçiştirilemeyecek kadar ağır ve düşündürücüdür.

(Bugün şiddetin yalnızca yerel değil, küresel ölçekte de giderek görünür hale geldiğini göz ardı edemeyiz. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan savaşlar, büyük güçler arasındaki çatışmalar ve uzun süreli krizler, şiddeti adeta sıradanlaştırmakta ve meşrulaştırmaktadır. Küresel ölçekte süregelen gerilimler ve savaş ortamı; özellikle medya aracılığıyla çocukların ve gençlerin gündelik hayatına taşınmakta, bu da şiddetin bir çözüm yolu olarak algılanma riskini artırmaktadır. Sürekli çatışma, savaş ve güç mücadelesi görüntülerine maruz kalan bireyler, zamanla bu dili içselleştirebilmekte ve şiddeti olağan bir davranış biçimi olarak görebilmektedir. Bu nedenle eğitim sistemini konuşurken, çocukların içinde büyüdüğü küresel iklimi de dikkate almak zorundayız.)

Bir eğitimci olarak 23 yıllık meslek hayatımda şunu çok net gördüm: Okul, toplumun aynasıdır. Okulda artan şiddet, yalnızca bireysel öfkenin değil; ihmal edilmiş sosyal politikaların, derinleşen eşitsizliklerin ve giderek zayıflayan toplumsal bağların bir sonucudur. Bu nedenle yaşanan her olay, yalnızca bir “güvenlik zafiyeti” olarak değil, çok boyutlu bir toplumsal kırılma olarak ele alınmalıdır.

Ekonomik göstergeler ile eğitim çıktıları arasındaki ilişki, sosyal bilimler literatüründe güçlü biçimde ortaya konmuştur. Gelir dağılımındaki eşitsizlik, yalnızca hane halkının maddi olanaklarını değil; öğrencilerin akademik başarı düzeylerini, okula devam oranlarını ve eğitimle kurdukları bağı doğrudan etkilemektedir. Düşük sosyoekonomik koşullarda büyüyen çocukların eğitim kaynaklarına erişimi sınırlanmakta, bu durum öğrenme fırsatlarında belirgin farklılıklara yol açmaktadır.

Benzer şekilde, hukuk devleti ilkesine duyulan güven ve adalet algısı da bireylerin toplumsal aidiyet duygusu üzerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Adalet duygusunun zayıfladığı toplumlarda bireylerin kurumsal yapılara olan güveninin azaldığı, bunun da sosyal uyum ve katılım düzeylerini olumsuz etkilediği bilinmektedir. Bu bağlamda adalet, yalnızca yargı süreçleriyle sınırlı bir kavram değil; bireylerin gündelik yaşam deneyimleri içinde somut olarak hissedilen bir toplumsal düzen unsurudur.

Bireysel silahlanmanın yaygınlaştığı, şiddetin medya ve özellikle mafya temalı içeriklerle normalleştirildiği bir ortamda, çocukların şiddeti bir çözüm yolu olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Bu nedenle meseleye yalnızca güvenlikçi reflekslerle değil, kültürel ve sosyal boyutlarıyla birlikte yaklaşmak zorundayız.

Bu noktada en temel sorumluluklardan biri de çocuklara sevgi temelli bir yaşam anlayışı kazandırmaktır. Bir çocuğun insanı, doğayı ve hayvanı sevmesi; empati kurabilen, merhametli ve sorumluluk sahibi bir birey olarak yetişmesinin temelini oluşturur. Sevgi, yalnızca duygusal bir değer değil; aynı zamanda şiddetin panzehiridir. Bu değerlerin kazandırılmasında ise en büyük rol ebeveynlere düşmektedir. Çocuk, ilk öğrenmelerini aile içinde gerçekleştirir; doğaya nasıl davranacağını, bir canlıya nasıl yaklaşacağını, farklılıklara nasıl saygı göstereceğini öncelikle evde gözlemleyerek öğrenir. Bu nedenle ebeveynlerin tutumu, kullandıkları dil ve sergiledikleri davranışlar belirleyicidir. Sevgiyle büyüyen bir çocuk, şiddete değil yaşama yakın durur.

Bugün yapılması gereken, sonuçlar üzerinden değil süreçler üzerinden düşünmektir. Şiddet ortaya çıktıktan sonra alınan önlemler, çoğu zaman geç kalınmış müdahalelerdir. Asıl ihtiyaç, şiddeti doğuran koşulları ortadan kaldıracak yapısal dönüşümlerdir.

Eğitim sisteminin bu dönüşümde merkezi bir rolü vardır. Öncelikle bilimsel eğitim araçlarının yaygınlaştırılması ve eğitim süreçlerinin veri temelli, pedagojik ilkeler doğrultusunda yeniden kurgulanması gerekmektedir. Öz saygı, yaşam hakkı, demokrasi ve insan hakları gibi temel değerler, yalnızca teorik başlıklar olarak değil; tüm eğitim kademelerinde uygulamalı biçimde öğretilmelidir.

Her çocuğun biricik olduğu gerçeğinden hareketle bireysel eğitim modelleri güçlendirilmeli; erken yaşlardan itibaren psikolog ve rehberlik hizmetleri eşliğinde tanı, teşhis ve önleyici tedbir mekanizmaları etkin hale getirilmelidir. Bu sürecin ayrılmaz bir parçası olarak veli ve ebeveyn eğitimleri de sistematik biçimde ele alınmalıdır. Çünkü çocuk, yalnızca okulda değil; evde ve toplumda da şekillenir.

Diğer yandan eğitimde kalıcı iyileşme, öğretmenin güçlendirilmesinden bağımsız düşünülemez. Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun yeniden ele alınması, öğretmenlerin mesleki itibarının iade edilmesi ve aynı işi yapan eğitim emekçilerinin farklı statü ve ücretlerle kategorize edilmesinden vazgeçilmesi gerekmektedir. Başöğretmen, uzman öğretmen ya da ücretli öğretmen ayrımları, okul içi barışı zedeleyen unsurlar haline gelmemelidir. Eşit işe eşit ücret ilkesi, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda etik bir zorunluluktur.

Yeterli sayıda öğretmen atamasının yapılmaması, mevcut öğretmenlerin iş yükünü artırmakta ve eğitim kalitesini doğrudan etkilemektedir. Eğitim emekçilerinin insani bir yaşam standardına kavuşturulması, onların mesleklerine daha güçlü bağlanmalarını sağlayacaktır.

Eğitim sisteminin yapısal sorunları arasında zorunlu eğitim süresinin niteliği de yeniden tartışılmalıdır. 12 yıllık zorunlu eğitimin pedagojik ve bilimsel temeller ışığında yeniden düzenlenmesi, öğrencilerin gelişim özelliklerine uygun esnek modellerin geliştirilmesi önemlidir. Aynı şekilde dinsel, mezhepsel, cinsiyet temelli ve kültürel farklılıkların dikkate alındığı kapsayıcı bir eğitim anlayışı benimsenmelidir.

Okulların yönetim yapısı da bu dönüşümün önemli bir parçasıdır. Demokratik okul yönetimi anlayışı, öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin karar süreçlerine katılımını güçlendirmelidir. Bu yaklaşım, okul içi barışı ve aidiyet duygusunu besleyecektir.

Son olarak, eğitim politikalarının merkezine başarıyı değil öğrenmeyi koymak zorundayız. Sınav odaklı, rekabetçi ve dışlayıcı sistemler; çocukların potansiyelini açığa çıkarmak yerine onları baskı altına almaktadır. Oysa gerçek eğitim, bireyin kendini gerçekleştirmesine alan açan bir süreçtir.

Unutulmamalıdır ki her kaybedilen çocuk, aslında kaybedilen bir gelecektir. Maraş’ta, Siverek’te ve dünyanın başka yerlerinde yaşanan her acı, ortak vicdanımızda derin bir iz bırakmaktadır. Her saldırı, yalnızca bir okulu değil; toplumun vicdanını hedef alır. Bu nedenle sessiz kalmak değil, sorumluluk almak zorundayız.

Daha güvenli, daha adil ve daha insani bir eğitim sistemi mümkün. Bu, ancak süreçleri doğru analiz eden, bilimsel temellere dayanan ve insanı merkeze alan politikalarla gerçekleştirilebilir. Eğitimciler olarak bizler, yalnızca ders anlatan değil; hayatı savunan insanlarız. Ve hayatı savunmak, her koşulda şiddetin karşısında durmayı gerektirir.

Böylesi acıların bir daha yaşanmadığı, öğretmenlerin ve öğrencilerin kendilerini güvende hissettikleri, velilerin çocuklarını hiçbir endişe duymadan okullara gönderdiği günlerin en kısa sürede gelmesini temenni ediyor; yaralılara acil şifalar, hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet diliyorum.