Siyaset çoğu zaman uzak bir kavram gibi anlatılır.

Sanki yalnızca belli çevrelerin, belli ailelerin, ekonomik imkanları geniş olanların, belli kariyer yollarından geçmiş insanların alanıymış gibi…

Oysa demokrasinin özü tam tersini söyler:

Temsil, halkın kendisini yönetme hakkıdır.

Şehrimizde yaşayan insanlara bakalım:

Asgari ücretle çalışan bir işçi…

Sabah erkenden dükkânını açan bir esnaf…

Garsonluk yaparak ailesini geçindiren bir genç…

Temizlik personeli olarak emek veren bir kadın…

Simit satan, seyyar tezgâh kuran, günlük yevmiye ile çalışan bir emekçi…

Ne güçlü soyadlarına sahipler, ne geniş nüfuz ağlarına ne de siyasete taşıyan görünmez desteklere…

Ama bir gerçek var ki inkâr edilemez:

Onlar da milletin asli unsurudur.

O hâlde sormak gerekir:

Milletin asli unsuru olan insanlar neden bir dönem de olsa milletvekili olmasın?

Neden belediye başkanı olmasın?

Neden encümen üyesi ya da siyasi partilerin adayı olamasın?

Bugün temsiliyet makamları çoğu zaman profesyonel bir meslek gibi algılanıyor.

Aynı çevrelerin, aynı isimlerin, aynı anlayışların yıllarca yer değiştirdiği bir alan hâline dönüşüyor.

Oysa temsiliyet bir zanaat değildir; öğrenilmesi yıllar süren bir sanat hiç değildir.

Temsiliyet; halkın derdini anlamak, dinlemek ve çözüm aramak sorumluluğudur.

Bir çiftçi toprağın ne istediğini bilir.

Bir işçi geçim sıkıntısının ne demek olduğunu yaşar.

Bir ev hanımı ekonominin gerçek yükünü omuzlarında hisseder.

Bir üniversite öğrencisi geleceğin kaygısını en yakından tanır.

Belki de tamda bu yüzden, hayatın içinden gelen insanların yönetime katılması yalnızca bir tercih değil, demokratik bir ihtiyaçtır.

“Ya yapamazsa?” sorusu sıkça sorulur.

Demokrasinin cevabı nettir:

Denenir.

Seçim dediğimiz şey zaten bir güven oylamasıdır.

Millet yetki verir, süre tanır, sonucu gözlemler.

Beklenen gerçekleşmezse aynı millet, verdiği vekâleti yine oylarıyla geri alır.

Demokrasi, hataları kalıcı kılmak değil; düzeltme imkânını sürekli açık tutmaktır.

Belki asgari ücretlinin içinden çıkan bir temsilci, seleflerinden daha başarılı olacaktır.

Belki yıllardır çözüm bekleyen sorunlara alışılmışın dışında bir bakış getirecektir.

Bunu bilmenin tek yolu, fırsat tanımaktır.

Çünkü değişim çoğu zaman büyük projelerle değil, atılmasına imkan sunulmamış adımlarla başlar.

Benim dile getirdiğim düşünce bir iddia değil; bir ihtimaldir.

Bir hayaldir belki…

Ama unutmayalım ki şehirlerin ilerlemesini topyekün sağlayan pek çok dönüşüm önce bir hayal olarak ortaya çıkmıştır.

Günler akıp gidiyor.

Seçimler geliyor, geçiyor.

Sandık her defasında milletin önüne yeni bir fırsat sunuyor.

Belki artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:

Siyaset gerçekten hepimizin mi, , yoksa sadece siyasetin içindekilerin mi alanıdır?

Belki de yapılması gereken şey çok basittir:

Temsil makamlarının kapısını yeniden teamüllerden arındırıp asgari ücretliye, bahçıvana, garsona, simitçiye ve çiftçiye, ev hanımına ve benzeri açmaktır.

Çünkü daha adil bir şehir, daha güçlü ve daha umutlu bir gelecek; ancak milletin kendi içinden avantajlı konumlardan arındırılmış dezavantajlı görünen,kendisini dezavantajlı gören herkesin aday olabileceği temsilciler çıkardığında mümkün olabilir belki de.