Bağımsız Kamu Sendikaları Konfederasyonu (KASK) adına açıklama yapan Üniper-Sen Bingöl Şube Başkanı Ergin Ergün ile Hepsen Bingöl Şube Başkanı Murat Alkan, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıklayacağı Haziran 2026 enflasyon verileriyle birlikte memur ve memur emeklilerinin ikinci altı aylık maaş artışlarının netleşeceğini belirtti. Sendika temsilcileri, enflasyon farkının gerçek bir zam olmadığını, yalnızca geçmiş dönemde yaşanan gelir kaybının gecikmeli telafisi niteliğinde olduğunu vurguladı.

Açıklamada, memur ve memur emeklilerine verilecek maaş artışının 6 aylık enflasyon farkı ile toplu sözleşme zammından oluşacağı belirtilirken, bu artışın kamu çalışanlarının alım gücünü korumaya yetmediği ifade edilerek şunları kaydetti:

KASK: ENFLASYON VERİLERİ İLE ÇARŞI-PAZAR GERÇEĞİ UYUŞMUYOR!

“Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanacak Haziran 2026 enflasyon verileriyle birlikte memur ve memur emeklilerinin 2026 yılının ikinci yarısında alacakları maaş artışı kesinleşmiştir. Açıklanan veriler doğrultusunda memur ve memur emeklileri, 6 aylık enflasyon farkı ve toplu sözleşme artışı dâhil yaklaşık %..... Oranında maaş artışı alacaktır. Ancak kamuoyunun çok iyi bilmesini isteriz ki:

Elazığ’da 750 TL, Diyarbakır’da Bin 500 TL, Bingöl’de 3 Bin TL
Elazığ’da 750 TL, Diyarbakır’da Bin 500 TL, Bingöl’de 3 Bin TL
İçeriği Görüntüle

Enflasyon farkı bir zam değildir. Enflasyon farkı yalnızca geçmiş altı ay boyunca yaşanan gelir kaybının gecikmeli telafisidir. Gerçek bir ücret artışı sağlamadığı gibi kamu çalışanlarının alım gücünü de koruyamamaktadır.

Ülkemizde 3 milyon 535 bin devlet memuru, 446 bin sözleşmeli personel ve 17 milyon 100 bin emekli, dul ve yetim, açıklanan TÜİK verileri üzerinden belirlenen oranlarla yaşamını sürdürmektedir. Açıklanan her enflasyon oranı milyonlarca vatandaşın maaşını, emekli aylığını ve yaşam standardını doğrudan etkilemektedir.

Ne yazık ki kamu çalışanlarının ve emeklilerin maaşlarının belirlenmesinde esas alınan veriler ile vatandaşın pazarda, markette, kirada ve faturalarında hissettiği hayat pahalılığı arasındaki fark her geçen gün büyümektedir.

Elektrikten doğalgaza, akaryakıttan ulaşıma, kiradan eğitime, gıdadan sağlık harcamalarına kadar tüm temel ihtiyaçlarda yaşanan fiyat artışları maaş artışlarının çok üzerindedir.

Ülkemizde,

• Yoksulluk sınırı 116 bin 478 TL'yi aşmış, buna karşın 27 milyon vatandaş, temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için sosyal yardımlara bağımlı bir yaşam sürdürür hale gelmiştir.

• Türkiye genelinde 100 metrekare bir konutun ortalama kira bedeli 24 bin TL'ye, İstanbul'da 33 bin TL'ye, Ankara ve İzmir'de ise 25 bin TL'ye ulaşmıştır. Barınma giderleri, kamu çalışanları ve dar gelirli vatandaşlar için en büyük ekonomik yük haline gelmiştir.

• Eylül 2021'den bu yana dünya genelinde gıda fiyatları yalnızca yüzde 1,2 artarken, Türkiye'de TÜİK verilerine göre gıda fiyatları yüzde 733 oranında yükselmiştir. Bu tablo, Türkiye'yi gıda enflasyonunda dünyada ilk sıraya taşımış; vatandaşın en temel ihtiyacı olan gıdaya erişimini her geçen gün daha da zorlaştırmıştır.

• Vatandaşın borç yükü her geçen gün daha da ağırlaşmış; Tüketici kredisi borçları 3 trilyon 319 milyar TL'ye, kredi kartı borçları ise 3 trilyon 163 milyar TL'yi bulmuştur. Milyonlarca vatandaş, gelirini artırarak değil, borçlanarak yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.

Dünya perspektifinden baktığımızda, OECD ülkelerindeki enflasyon oranları Türkiye'nin içinde bulunduğu tabloyu tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.

• İsveç'te son bir yılda fiyatlar yüzde 0,1 gerilemiştir,

• Japonya ve Danimarka'da yıllık enflasyon yüzde 1,4 seviyesinde,

• Finlandiya'da yüzde 1,5,

• Kanada'da yüzde 2,8,

• Almanya'da yüzde 2,9,

• İngiltere'de yüzde 3,

• Avusturya'da yüzde 3,4,

• Amerika Birleşik Devletleri'nde ise yüzde 3,8 düzeyindedir.

Bu ülkelerde vatandaşın alım gücü korunurken, fiyat istikrarı büyük ölçüde sağlanmış durumdadır. Türkiye ise hâlâ OECD ülkeleri arasında en yüksek enflasyon oranlarına sahip ülkelerden biri olarak, vatandaşını her geçen gün daha da ağırlaşan bir hayat pahalılığıyla karşı karşıya bırakmaktadır. Enflasyonun bu denli yüksek seyrettiği bir ortamda ücret artışları daha vatandaşın cebine girmeden erimekte, emeğin karşılığı hızla yok olmaktadır.

Merkez Bankası, 2026 yıl sonu enflasyonunu %26, 2027 yılı enflasyonunu ise %15 olarak öngörmektedir. Buna rağmen kamu çalışanlarına toplu sözleşmeyle 2027 Ocak ayında %5, Temmuz ayında ise %4 zam öngörülmüştür. Daha bugünden yetersiz olduğu görülen bu artışlar, yüksek enflasyon karşısında uygulanmadan erimeye mahkûmdur.

Yıllardır toplu sözleşme masasında yetkiyi elinde bulunduran ancak kamu çalışanlarının hak kayıplarını önleyemeyen yetkili konfederasyon, bu olumsuz tablonun baş sorumlularından biridir.

2024 yılında dünyada 27 Türk dolar milyarderi bulunurken, 2026 yılında bu sayı 43'e yükselmiştir. Buna karşın 27 milyon vatandaş sosyal yardımlarla yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Servet belirli bir kesimde hızla artarken emeğin payı her geçen gün azalmaktadır. Aileler borçlanmakta, işsizlik büyümekte ve gençler geleceklerini yurt dışında aramaktadır. Bu tablo yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyal ve stratejik bir sorundur.

2026 yılının ilk beş ayında merkezi yönetim bütçe açığı 1 trilyon 57 milyar TL, faiz giderleri ise 1 trilyon 263 milyar TL olmuştur. Sadece Mayıs ayında 129 milyar TL faiz ödenirken, kamu personeline 408 milyar TL ödeme yapılmıştır. Kamu maliyesi planlanırken faiz yükü kadar, kamu çalışanlarının alım gücü ve ekonomik refahı da öncelikli olarak gözetilmelidir.

EKONOMİK KRİZİN YÜKÜ MEMURA, İŞÇİYE VE EMEKLİYE KESİLEMEZ!

“Ekonomik krizin yükü memura, işçiye ve emekliye kesilemez. Kamu çalışanlarının emeği, devletin kurumsal gücünün ve toplumsal hizmet kapasitesinin temel dayanağıdır. Bu nedenle kamu görevlilerinin insanca yaşayabilecekleri bir gelir düzeyine kavuşturulması, yalnızca ekonomik bir zorunluluk değil; aynı zamanda devletin itibarı ve sosyal adalet anlayışının gereğidir.

KASK olarak:

• Temmuz 2026 maaşlarına ilave ücret artışı yapılmasını,

• 2027 yılı için belirlenen toplu sözleşme zam oranlarının yeniden müzakere edilmesini,

• Kamu çalışanlarının maaşlarının gerçek yaşam maliyetlerine göre güncellenmesini,

• Gelir vergisi sisteminin tüm ücretlilerin lehine yeniden düzenlenmesini,

• Şeffaf ve güvenilir bir fiyat endeksi sisteminin oluşturulmasını,

• Kamu çalışanlarının ekonomik büyüme ve refahtan hak ettiği payı almasını talep ediyoruz.

Bizler bu devletin yükü değil, gücüyüz. Devlet, kendi gücünü yoksullaştırarak büyüyemez.”