Bugünkü yazımda,
Ahmet Laçin’e ait “Haval Kadın” başlıklı şiirsel anlatıyı paylaşmak istiyorum.

Bingöl’ümüzün kültürel hafızasında kalmış, çok az bilinen ve zamanla efsaneleşmiş bir yaşantıyı konu alan bu metin; malın, mülkün, gücün ve çokluğun karşısında insanın faniliğini güçlü imgelerle dile getiriyor.

Nesilden nesile aktarılan bir ibret hikâyesi niteliği taşıyan bu anlatı, bir yandan bölgenin sözlü kültürünü yaşatırken diğer yandan “Toprak aldı niceleri.” sözüyle insanın geçiciliğine dair derin bir hatırlatma yapıyor.

İşte Ahmet Laçin’in kaleminden “Bir Tekasür Çığlığı: Haval Kadın”…

Haval kadın, haval kadın,
Yedi oğul, yedi gelin,
Böbürlenip durma sakın,
Toprak aldı niceleri.

1

Mülkle sınandılar; çocukla, çoklukla, güçle…

Hepsi de gelip geçti bu diyardan.

Kimileri övündüğü toprağa gömüldü, Kimilerinin çığlığı kayalara saplandı.

Haval kadın da bir tekasür çığlığıdır.

Kapısı ceviz ağacından ve işlemeliydi.

Ziller çalardı avluya girildiğinde.

Kabak kemaneler, erbaneler boy boy, sıra sıra…

Hiçbirini de çalan yoktu.

Yedi oğlu ve yedi gelini vardı.

On dördünün de sırtı yere gelmez, karnı toktu.

2

Yıldız palasta gözlerini yuman bir çoban, Kepeneğine sarılmış bir türkü mırıldanıyor:

“Ak koyun meler gelir, Dağları deler gelir, Hakikatli yar olsa, Geceyi böler gelir.”

Karaltısı tan yerine düşen bir atlı, Gelip de makûs talihine gülüyor çobanın.

Dostlarından birini daha alıyor, Kürkten halılar yapacak avlusuna.

Kesif bir sessizlik oturuyor sürünün ortasına.

Bundan böyle bir eksik dinleyecekler bu çobanı.

Ablak suratlı adam…

Hayır, hayır, bu bir kadın!

Elindeki kendire bağlamış ak koyunu, Gecenin koynunda kıvranan aç çocukların sesini duymayarak, Dörtnalda kayboluyor.

3

Yüreğinin gölünde yüzeyi korku yosunu tutmuş köylüler, Kara sıcağın altında çapa vuruyorlar, Toprağın çorak ve çatlamış suratına.

Mahsul toplama zamanı geldiğinde, Köz köyünün ırgatları Haval Kadın’a bakıyor, Haval Kadın her birine biraz kesik atıyor.

Kızıl güneş boynunu büküp dağların kucağına uzanmaya değin, Karanlık mezar taşlarını örtüyor.

Haval kadın, komşulara:

“Bana ulaşmaz ölüm.” diyor.

Geçti zaman…

Toprağa kısır değdi, Mahsule kısır.

Geldi, çarptı veba; yedi oğulun yedisine de.

Ne toprak, ne mahsul, ne mal, ne oğul, ne gelin…

Ceviz ağaçlı kapıdan gelen tekasür çığlığına yetişemedi.

Biz bu çığlığı kayalardan duyduk.

Tarlada çit süren öküzler soludu bu çığlığı.

Irgatlar, isli tencerelerinde kaynattılar.

Çocuklar, çelik çömlek oynarken fırlattılar.

Bu çığlık da diğerleri gibi tarihin kirli boşluğunda yankılanıp durur.

Şimdi görmüyorsak eğer güçlerini tokuşturanları ve duymuyorsak ceplerini şakırdatanları, bu yankılanan sestendir:

Haval kadın, haval kadın,
Yedi oğul, yedi gelin,
Böbürlenip durma sakın,
Toprak aldı niceleri.