Taner Balat’a ithafen…
Bu satırlar; çocukluğunu bizler gibi Bingöl’ün aynı sokaklarında, aynı topraklarında yaşamış olan Taner Balat’a bir ses olsun.
Onun bulunması için emek veren, sesini duyurmaya çalışan ve duyurmaya devam edecek olan tüm yetkililerimize bir çağrıdır.
"Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer..."
12 Eylül'ün gölgesinin memleketin üzerine çöktüğü yıllardı.
Biz ise o gölgenin ne anlama geldiğini bilmeyecek kadar küçüktük.
Dünyamız, sokağın başından sonuna kadardı.
Korkularımız, akşam ezanına kadar süren oyunlarımızın bitmesiydi.
Büyükler darbeden, siyasetten, sıkıyönetimden bahsediyordu; biz ise sayışıyor, saklambaç oynuyor, çelik çomak peşinde koşuyorduk.
O yıllarda sokağımızda ne apartman vardı ne de yüksek duvarlar.
Her ev tek katlıydı.
Her kapı komşuya açıktı.
Her çocuk, bütün mahallenin evladıydı.
Büyüklerimiz, 22 Mayıs 1971 günü saat 18.45'te Bingöl ile Göynük arasında meydana gelen o büyük depremi anlatırlardı.
Anlattıkça sesleri ağırlaşır, gözleri uzaklara dalardı.
Derlerdi ki; o deprem sadece evleri değil, nice canı da yıkmıştı.
Kundakta bebekler, hayatının baharında gençler, analar, babalar, dedeler, nineler...
Yüzlerce can toprağa emanet edilmişti.
Binlerce ev kullanılamaz hâle gelmişti.
Bizim de toprak damlı, moloz taşlardan yapılmış evimiz o depremde yıkılmıştı.
Henüz kundakta olan kardeşimi annem, yıkılan evin içinden sağ salim çıkarabilmişti.
Rabbim o gün bir ömrü yeniden yazmıştı.
Sonra devlet, Afet İşleri aracılığıyla ailelere prefabrik evler yaptı.
Bugün birileri "prefabrik" deyip geçebilir.
Ama bizim çocukluğumuzun en güzel sarayları onlardı.
Önünde küçücük de olsa bir bahçesi vardı.
Bahçemizde ayva da yetişirdi, armut da...
Domates de olurdu, soğan da...
Toprağın bereketi soframıza, soframızın bereketi gönlümüze yansırdı.
Sokaklarımız kesme taşlarla döşeliydi.
O sokaklar, otomobillerin değil, çocuk seslerinin hakkıydı.
Kapı önlerinde "Çelik Çomak", "Birdir Bir", "Al satarım, bal satarım, ustam ölmüş ben satarım" oynardık.
Evet...
Bal satardık.
Ama hiçbir zaman insan satmazdık.
Çünkü dostluk, menfaatten büyüktü.
Komşuluk, akrabalık kadar yakındı.
İnsan, insanın yükünü taşırdı.
Ne telefon vardı elimizde...
Ne televizyon bizi eve hapsederdi...
Ne de ekranlar çocukluğumuzu çalardı.
Okul ve uyku dışında kalan bütün zamanımız sokağa aitti.
Toprağa düşen ilk yağmurun kokusunu içimize çekerdik.
Yağmurdan sonra gökyüzünde beliren gökkuşağı, bize umut olmayı öğretirdi.
Ayağımız toprağa değerdi.
Ellerimiz çamura bulanırdı.
Dizimiz kanar, gönlümüz incinmezdi.
Bugünün çocukları gibi dört duvar arasına sıkışmış değildik.
Komşumuzun adını bilmeden büyümezdik.
Bir avuç toprağa dokunmadan günü bitirmezdik.
Belki çok zengin değildik.
Ama birbirimize karşı cömerttik.
Belki oyuncaklarımız azdı.
Ama hayal gücümüz sınırsızdı.
Belki imkânlarımız kısıtlıydı.
Ama gönüllerimiz genişti.
Aradan yıllar geçti...
Sokaklar değişti.
Evler yükseldi.
Bahçeler küçüldü.
Çocuk seslerinin yerini araç sesleri aldı.
Komşulukların yerini kapalı kapılar...
Muhabbetlerin yerini ekranlar...
Paylaşmanın yerini yalnızlık aldı.
Bazen düşünüyorum...
Biz mi çocukluğumuzu özlüyoruz, çocukluk mu bizi ?
Çünkü insan yaş aldıkça anlıyor ki; çocukluk yalnızca yaşanan bir dönem değilmiş.
Ömür boyu özlenen bir memleketmiş.
Ve o memleketin adı...
Bingöl'dü.
Toprağıyla, insanıyla, bahçeleriyle, yağmur kokusuyla, çocuk kahkahalarıyla...
Hâlâ yüreğimizde yaşayan, hiç eskimeyen çocukluğumuzdu.