Bugün, betonlaşan şehrin kirli kaldırımlarından doğaya, doğal yaşamın merkezine, köy evinde oluşturduğu atölyede tuvaller arasına bir yaşamı sığdıran Ressam Mahmut Celayir’e konuk olacağız.
Mahmur Celayir ismini daha önce duymuş olsam da ilk tanışmamız, Sivil Gençlik ve Kültür Derneği’nin düzenlediği ‘Gölgenin İzinde’ söyleşi programında oldu.
Buradaki kısa tanışmamızın ardından başlayan söyleşide, Mahmut Celayir’in sanat yolculuğunu dinleme fırsatı buldum. Beni en çok etkileyen tarafı, yaşadığı bölgenin doğasını eserlerinde resmetmesi, sergilerinde ‘Peykerun’, ‘Yelıng’ gibi yer ve bitki isimlerini kendi diliyle paylaşması oldu.
Belki de aynı coğrafyayı paylaştığımızdan, aynı havayı soluduğumuzdan, aynı kaynaktan su içtiğimizden, aynı dağlarda ayak izlerimizin olmasındandı etkisi.
Belki de doğayla kurduğu bağdı beni etkileyen…
Mahmut Celayir’i, söyleşiden bir müddet sonra, sergi salonlarının, müzelerin, sanat evlerinin, koleksiyoncuların duvarlarını süsleyen resimlerinin yaşam bulduğu atölyede ziyaret etmek için yola çıktık. Virajlı, yer yer dar ve çukurlu yolları geçerek Bingöl Merkez Dikme (Kur) köyüne vardık.
İki katlı evinin girişinde karşıladı bizi. Meyve ağaçlarının sıra sıra dizildiği, içinden küçük bir arkın geçtiği, arkın yanında bir tavuğun iki ördek yavrusuna annelik yaptığı bahçeden geçerek üzüm sarmaşıklarının sardığı balkonda mola verdik.
Kısa bir soluklanmanın ardından Mahmut Celayir’in yönlendirmesiyle evin ikinci katına çıktık. İçeriye adım attığımızda hafif yağlı boya kokusundan bir sanat atölyesine adım attığımızı anlıyoruz. Her odanın duvarında bölge coğrafyasından esinlenmiş büyüleyici resimler karşılıyor bizi. Söyleşide detaylı bir şekilde dinlediğimiz fotoğrafların hikayesini sıkılmadan bir kez daha dinliyoruz.
Her bir resim bir duvarı kaplamış büyüklükte, bölgenin coğrafyasında yetişen her bir bitki tuvalde yeniden yaşam buluyor gibiydi.
Evin penceresinden baktığımızda Hesarek Dağı, tüm ihtişamıyla bizi izliyordu.
Atölyenin bir köşesinde duran masanın üstünde eski bir teyp ve yanında üst üste dizilmiş birkaç kaset. ‘Resim çizerken bu kasetleri dinliyorum’ diyor Mahmut Celayir. Şakiro’nun kasetinin yanında duran isimsiz bir kaseti teybe takıyor, kim olduğunu ne o ne de biz biliyoruz. İnsanın ruhunu dinlendiren güzel sesli bir dengbejin klamı yankılanıyor odanın içerisinde.
Klam dinlerken resim çizmek muhteşem haz olmalı.
Sonra atölyeden ayrılıyoruz.
Mahmut Celayir, günlerini planlı bir şekilde geçirdiğini anlatıyor. Her gün saat 10-11 gibi resim çizmeye başladığını ve akşama doğru saat 16.00 gibi bıraktığını, saat 17.00-19.00 arasını ise dağlarda gezerek geçirdiğini anlatıyor.
Köy içinde kısa bir gezintiye çıkıyoruz, her evin önünde onlarca meyve ağacı, sokaklarda birkaç çocuk sesi dışında sessizlik hakim.
Sonra resimlerde hayat bulan dağlara doğru yol alıyoruz. Emtağ’dan küçükken yürüyerek gittiğimiz Çarçıme’yi soruyorum, “Çarçıme eski Çarçıme değil” diyor. Hesarek Kayak Merkezi yolunu takip ederek, Çarçıme’ye doğru yol alıyoruz. Gerçekten eski Çarçıme değil, çocukluğumdan hatırladığım yemyeşil, buz gibi suların aktığı doğal alan gitmiş, insan eliyle doğallığı bozulmuş bir alan gelmiş.
Birkaç saatlik ama etkisi uzun sürecek ziyaretimizi akşam karanlığında sonlandırıyoruz. Bingöl’e doğru yol alırken aklımız resimlerde, tuvallere yansımış bir ömürde.
Yazının son satırlarını yazarken, Bingöl’de sayıları bir elin parmağını geçmeyen değerli sanatçılarının sayısının artması gerektiğini düşünüyorum.
Bu şehirde konuşulan şey sadece siyaset olmamalı. Rençber Azizler, Metin Altınoklar, Mahmut Celayirler, Yılmaz Kayalar… artmalı. Bu şehrin sokaklarında siyasetin yanında, edebiyat, sanat, kültürel değerler konuşulmalı…
Mesela; Bingöl’de Rençber Aziz Kültür ve Sanat Merkezi adından bir kültür ve sanat merkezi olsa ve bu merkezde Mahmut Celayir, Ahşap Sanatçısı Yılmaz Kaya gibi değerler eğitim verse ve daha birçok alanda kurslar açılıp Bingöl’ün gençleri, çocukları buralarda yetişse güzel olmaz mıydı?
Sonra düşünüyorum; “Bingöl’de bu merkezi açacak bir yiğit var mı?” diye, aklıma gelmiyor.
Belki de vardır ben bilmiyorumdur.
Yoksa da belki bir gün çıkar, kim bilir.