İnsan, insan kalmayı başaramadı.

Yaşamın en iyi ve güzel taraflarını görmek istemedi.

İyi ve güzel olandan mahrum kalmayı seçti.

Emaneti olduğu bu fani dünyanın en kolay yolunu yürümeyi tercih etti.

İnsan, çiçeklerin içerisinde yaşayabilirdi.

Bahçesindeki güllerin kokusuna sığınabilir, kapısındaki ağacın gölgesinde dinlenebilir, çocukların masum gözlerinde yeniden kendini bulabilirdi.

Aramadı, kaybetti; özünü bulamadı hâliyle.

Temizliğini de koruyamadı.

Saflığını da taşıyamadı.

Yüreğinin toprağına düşen yaşamın tozunu silmeye niyetlenen ellerinin gücü yetemedi.

İnsan, insanı gördü.

Birbirine bakarak daha çok karardı; kararan üzüm misali dejenere olmuş olmanın farkıyla.

Levh-i Mahfuz’da yazılmış kaderinin, yaşamındaki en acı tarafı belki de:

Kendisini, kendisi olmayanın gözlerinde kendi karanlığını görmesi...

Toprağın yaptığını yapamadı insan.

Topraktı o.

Kendisine atılanı bağrına basar, çürüyeni dönüştürür, doğayı yeniden diriltir, kendisine bırakılanı yeniden hayata katardı.

İnsan işte, başaramadı.

İmanını da eksiltti yüreğinde.

Kalbinin derinliklerinde saklanan hakikati, günlük akışın gürültüsü içinde yitirdi.

İnsan, harflerin anlamını çözemeden kelimeler kurdu.

Kelimeleri çoğaltarak anlamları kaybetti.

Kaybolan anlamların içinde bir resim çizdi.
Kendi elleriyle...

Güzel sandı tuvaldeki resmini.

Renklerine tutkundu, kendisini kendisi beğendi.

Zaman akarken, o resmin içinde yaşadığını fark etti.

Lakin insandı o.

Çizdiği resmin en güzel yerinde değil, en karanlık yerinde gördü kendini.

Tuvale elleriyle işlediği renklerin içinde, kendi gölgesine bakarak yaşamak zorunda kaldı.

İnsanın en büyük yenilgisi burada başladı.

Özünü kaybettiğini, aynaya baktığında değil; kendisi olmayanın gözlerine baktığında kendisini göremediğinde anladı.