Şairin şiirinde geçen “Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?” dizeleri yıllardır insanların yüreğinde karşılık buluyor.

Ben o sese başka bir yerden kulak veriyorum.

İçimde yükselen düşünce bambaşka:

Kimsenin yanmasına gerek yok.

Ne ben yanayım, ne sen ne de bir başkası.

İnsan, insanı inciterek aydınlığa ulaşamaz.

Bu dünyada hepimiz emanetiz.

Kimin ömrüne bir gün, kimin ömrüne bir asır yazıldığını yalnızca ilahi takdir bilir.

Yolun ne zaman biteceğini bilmeyen bir yolcu, yükünü neden ağırlaştırsın?

Kalbini neden öfke, hırs ve kinle doldursun?

“Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözünü yalnızca birbirine benzemek üzerinden okumuyorum.

Asmanın dalındaki üzüm; güneşin sıcaklığıyla, yağmurun bereketiyle, rüzgârın nefesiyle olgunlaşır.

Zaman ona tat verir.

İnsan eli asmaya uzandığında ham olana değil, olgunlaşana değer verir.

İnsan da böyledir.

İnsan, insandan etkilenir.

Gönülden çıkan bir iyilik başka gönüllerde filiz verir.

Merhamet merhameti çağırır, doğruluk güvene dönüşür.

Güzel davranışlar gösterişe ihtiyaç duymadan yayılır; günün ilk ışıkları gibi fark edilmeden etrafı aydınlatır.

Bağdaki asmanın vakti geldiğinde yaprakları sararır, dalları sessizce dinlenmeye çekilir.

İnsan ömrü de bundan farklı değildir.

Böylesine kısa bir yolculukta kibri büyütmenin, öfkeyi beslemenin ve hırsı omuzlarda taşımanın insana ne kazandırdığını düşünürüm.

Karanlığı kendi ellerimizle çoğaltmanın insana faydası yoktur.

Doğan güneş hepimizin üzerine aynı sıcaklıkla doğar.

Yağan yağmur, zenginin çatısına da fakirin toprağına da aynı damlayla iner.

Gün gelir; musalla taşının sessizliği karşısında makam susar, servet susar, unvan susar.

Geriye yalnızca insanın bıraktığı hatıra kalır.

Belki de bu yüzden dünyanın dört bir yanında yaşanan acılar karşısında insanın yüreği daha çok sızlıyor.

Savaşların gölgesinde çocuk sesleri yükseliyor.

O küçücük sesler, insanlığın vicdanına sorulmuş en ağır sorular gibi akıp gidiyor.

Buna rağmen insanlar hâlâ paylaşamadıkları şeylerin peşinden koşuyor.

Oysa dünya, hırslarımız kadar dar değil; vicdanımız kadar engindir.

Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu görmek için uzağa bakmaya da gerek yoktur.

Birkaç dakikalık telaş, bir ömrün son durağı olabiliyor.

Yollarda eksilen yalnızca bir can değil; bir annenin duası, bir çocuğun umudu, bir ailenin yarını oluyor.

Hiçbir acelecilik, kaybolan bir hayatın yerini dolduramıyor.

Yaşadığımız çevreyle kurduğumuz ilişki de insanın iç dünyasından kopuk değildir.

Doğaya bıraktığımız her çöp, aslında yüreğimize düşen bir lekedir.

Çiçeklerle dolu bir bahçeye giren insanın ruhu ferahlar.

Temiz bir çevre yalnızca toprağı değil, düşünceyi de arındırır.

Gözün gördüğü güzellik zamanla gönlün dili olur.

Bir gülün zarif kokusuyla, çürümüş bir atığın keskin kokusu bir değildir.

Güzel olan insanın içine ferahlık bırakır, kötü olan ruhunu daraltır.

Hayat da böyledir.

Ne ile meşgul olursak zamanla ona benzemeye başlarız.

Bu dünyaya gelişimiz de gidişimiz de ilahi takdirledir.

Bize düşen, verilen iradeyi iyilikten yana kullanmaktır.

Zulüm insanı büyütmez.

Kibir insanı yüceltmez.

Bencillik insanı zenginleştirmez.

İnsanın gerçek değeri; merhametinde, adaletinde ve vicdanında kendini gösterir.

Hayatın hızını değil, anlamını çoğaltmamız gerektiğine inanıyorum.

Yönümüzü iyiliğe çevirdiğimizde yol da değişir, yolcu da değişir.

Aradığım güzel hayatın erişilmez ufuklarda olmadığını biliyorum.

Bir tebessümde, uzanan bir elde, samimiyetle söylenmiş bir sözde, içten edilen bir duada olduğunu hissediyorum.

İnsan, önce kendi kapısının önünü süpürdüğünde yaşama da başka gözlerle bakıyor.

İçinde huzur bulan, çevresine de huzur taşıyor.

Bu yüzden aynı düşüncede kalıyorum:

Kimsenin yanmasına gerek yok.

Bir insanın kalbinde yakacağı en güzel ateş, vicdanın ışığıdır.

O ışık çoğaldığında karanlık kendiliğinden çekilir.