Doğa, bizsiz de var olabilir. Ama biz, doğasız bir yaşam sürdüremeyiz. Bu gerçeği unuttuğumuz anda, kaybettiğimiz sadece Bingöl olmayacak; insanlık da anlamını yitirecek…

Bingöl, sadece bir ilin adı değil; kadim dağların, buz gibi derelerin, gür ormanların ve insanla doğanın asırlardır iç içe yaşadığı bir coğrafyanın adıdır. Karlıova’nın geniş yaylalarından Gayt’ın coşkun sularına, Kiğı’nın sarp vadilerinden Cafran’ın derin ormanlarına uzanan bu topraklar, bugün dört bir yandan aynı acıyı çekiyor. JES’ler, HES’ler, maden ocakları, orman kesimleri…

Doğa, bize miras değil, emanettir. Onu bozduğumuzda, geriye dönüşü olmayan bir kapıyı aralamış oluruz. Karlıova’da JES projeleri, yerin derinliklerinden sıcak suları ve gazları çıkarırken toprağı delik deşik ediyor, yeraltı sularını tehdit ediyor. Bu çalışmalar aynı zamanda hayvancılık, tarım alanları, meralar ve içme sularına zarar verme riski taşıyor.

Bir köyün bahçesindeki elma ağacı kuruduğunda, bunu sadece o ağaç kaybetmez; o ağacın gölgesinde büyüyen çocuk da, o bahçeden beslenen aile de, toprağın binlerce yıllık hafızası da kaybeder. JES’lere değil, bölgenin hayvancılığına destek olalım…

***

Akarsular, yeryüzünün damarlarıdır. Önlerini betonla kapatıp su akışını durdurduğunuzda, o deredeki canlılar, bitki türleri yok olur, toprağın yapısı bozulur, ağaçlar kurur, heyelan riski artar.

***

Kiğı’da altın madeni arama çalışmaları ise, İliç’te yaşanan faciayı hatırlatıyor. Altın için toprakta zehirlenme, su kaynaklarında kirlenme, ormanlarda, meralarda tahribat oluşabileceğini düşünmek bile insanın canını acıtıyor.

***

Cafran’da süren orman kesimleri ise başka bir acı tablo çiziyor. “Gençleştirme” ve “canlandırma” gibi yumuşak kelimelerin ardına saklanan balta sesleri, bir ormanı, bir şehrin oksijen deposunu, o bölgede yaşayan canlı türlerini yok ediyor.

Bir orman kesildiğinde erozyon başlar, seller çoğalır, iklim yerel ölçekte bile değişir. Cafran’ın yeşili azaldıkça Bingöl’ün ciğerleri daralacak. Bu bölgede ormanlar yıllardır kesilmesine rağmen ilin yetkilileri, görmezden gelerek sessiz kalıyor.

***

Şuna karar vermemiz gerekiyor;

Ya bölgede JES’ler yapıp birkaç şirketin zengin olmasına izin vereceğiz, ya da o bölgede tarımla, hayvancılıkla uğraşan binlerce insanın yaşamının, yaban hayatının, bitki örtüsünün, diğer canlı türlerinin devamlılığını sağlayacağız.

Ya son akarsu kuruyuncaya kadar her yere HES yapılmasına izin vereceğiz, yada HES’lerin dereleri kurutmaması, derelerde yaşayan balık türlerinin, bitki çeşitliliğinin, yaban hayatının, tarlaların susuz bırakılmaması için mücadele vereceğiz.

Ya maden şirketlerinin, Kiğı gibi bölgelerde altın madeni vb. projelerle doğanın dengesini bozarak altın aramasına göz yumacağız, ya da 1300 ailenin geçimini sağladığı AB coğrafi işaretli Bingöl balının ve sebze-meyve üretiminin devamını sağlamak için yer altı sularını, bitki örtüsünü, doğal yaşamı koruyacağız.

Ya ağaç kesimleriyle ormanların yok edilmesine göz yumacağız, yada her bir ağacın birçok canlı için yaşam kaynağı, şehrin oksijen deposu olduğunu anlayarak kesimlerin önüne geçeceğiz.

***

Ne yazık ki memleketimizde, kısa vadeli ekonomik kazançlar uğruna uzun vadeli hasarlara göz yumuluyor.

Şunu da unutmamak gerekir; doğa, sınırsız bir kaynak değildir. Bir döngü içerisinde tüm müdahalelere rağmen var olmaya çalışan hassas bir sistem üzerine kuruludur. Bir kez bozulduğunda, tamiri mümkün olmayabilir.

Bugün Karlıova’nın JES’ine, Gayt’ın HES’ine, Kiğı’nın madenine, Cafran’ın orman kıyımına sessiz kalanlar, yarın kendi çocuklarının temiz hava soluyamadığını, temiz su bulamadığını gördüklerinde ne diyecekler?

İş işten geçtikten sonra bu yakarışların hiçbir faydası da olmayacak…

Doğa, bizsiz de var olabilir. Ama biz, doğasız bir yaşam sürdüremeyiz. Bu gerçeği unuttuğumuz anda, kaybettiğimiz sadece Bingöl olmayacak; insanlık da anlamını yitirecek…