Çelişki, zihnin vicdanıdır. Rahatsız eder. Uykusuz bırakır. Ama aynı zamanda uyandırır. Hakikat, çoğu zaman konforlu değildir. Fakat adaletin, demokrasinin ve insan onurunun olduğu her yerde önce rahatsız edici bir soru vardır.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur:
Cevaplar değil, cesur sorular.
O zaman haydi başlayalım!

“Evrenin en özgür canlı türü hangisidir?”
Bu soru bugün Türkiye’de artık teorik bir soru değildir. Bu soru, gündelik hayatın tam ortasında duruyor. Çünkü özgürlük, bizde uzun zamandır bir anayasa maddesinden çok, kaybedilen bir duygu hâline geldi.

Hannah Arendt, totaliter rejimlerin en büyük başarısının insanı yalnızlaştırmak olduğunu söyler. Bugün ülkede milyonlarca insan tam olarak bunu yaşıyor: Kalabalıklar içinde yalnızlık. Konuşmak isteyen susuyor, yazmak isteyen iki kez düşünüyor, itiraz eden “başına iş alacağını” biliyor. Bu yalnızlık tesadüf değil; bilinçli bir siyasal iklimin sonucudur.

Yüzde yüz mükemmel bir ideoloji hiçbir zaman olmadı. Ama bizde sorun bu da değil. Sorun, iktidarın kendi kusursuzluğuna inanması. Karl Popper’ın uyardığı gibi, “yanılmaz olduğunu iddia eden her sistem, eleştiriyi düşman ilan eder.” Türkiye’de eleştiri artık bir demokratik hak değil; bir cesaret testidir.

Bugün ülkede hukuk, iktidarın sınırlarını çizen bir ilke olmaktan çıkıp, iktidarın elinde esneyen bir araca dönüşmüş durumda. Yargı bağımsızlığı tartışmalı, medya büyük ölçüde tek sesli, üniversiteler düşünce üretmek yerine itaat üretir hâlde. Bunlar soyut eleştiriler değil; hepimizin hayatına dokunan somut gerçekler.

John Stuart Mill, düşünce özgürlüğü için şunu söyler: “Susturulan her fikir, yanlış bile olsa, insanlığın gerçeğe ulaşma ihtimalini azaltır.” Bugün Türkiye’de susturulan yalnızca fikirler değil; insanların kendisidir. Gençler bu yüzden gitmek istiyor. Çünkü mesele yalnızca işsizlik değil; değersizlik hissi. İnsan, fikrinin bir anlamı olmadığını hissettiği yerde kök salamaz.

Özgür olmayan insan korkaktır denir. Bu eksik bir tanım. Özgür olmayan insan korkak olmaz; korkutulmuştur. Ve korkutulan insan zamanla kendini inkâr eder. İşte asıl yıkım burada başlar. Ekonomi bozulur, bilim durur, sanat susar. Çünkü yaratıcılık, korku ikliminde yaşayamaz.

Jean-Paul Sartre’a göre insan özgürlüğe mahkûmdur. Bizde ise insan itaate mahkûm edilmek isteniyor. Devlet güçlü olabilir; ama devletin gücü, vatandaşın sessizliğiyle ölçülüyorsa ortada bir güç değil, bir zaaf vardır.

Özgürlük kusursuz bir düzen yaratmaz. Ama insan onurunu korur. Bugün Türkiye’nin yaşadığı kriz, yalnızca ekonomik ya da siyasal değildir; derin bir insani krizdir. Çünkü özgürlük gittiğinde, geriye sadece hayatta kalma refleksi kalır. Oysa insan, yalnızca hayatta kalmak için yaşamaz.

Belki de artık şu soruyu açıkça sormanın zamanı gelmiştir: Daha suskun ama “istikrarlı” bir ülke mi istiyoruz, yoksa konuşan, düşünen, itiraz eden ama yaşayan bir toplum mu? Bu soru siyasetin değil, vicdanın sorusudur.