-Ebediyete irtihal etmiş Kiğı eşrafından, uzun yıllar seçim müdürlüğü vazifesini vakar ve dürüstlükle taşıyan Ali Puyan’ın aziz hatırasına hürmetle kaleme alınmıştır.-

Yenişehir’in Cumhuriyet Caddesi’nde, küçük bahçeli bir ev vardır.

Önünden geçen herkes, balkonundan yükselen çay kokusunu tanır.

Demliğin buharına eski zamanlar, yarım kalmış sohbetler ve çocuk sesleri karışır o evde.

Puyan Ailesi’nin yaşamı burada başlar.

Ali, evin yükünü omuzlarında taşıyandır.

Vakarı ve duruşu insana güven verir.

Sofranın başına oturduğunda huzur tamamlanır gibi olurdu.

Çiğdem ise o yuvanın içini ısıtan anne şefkatidir.

Merhametiyle büyütür, sevgisiyle toparlar, şefkatiyle huzur verir.

Bir evi ayakta tutan biraz da onun gibi annelerin emeğidir.

Filiz ile Yeliz, o evin iki ayrı neşesi olur.

Filiz, sakinliğiyle dikkat çekerdi.

İncelikle düşünür, kimseyi kırmadan konuşurdu.

Çocukların bahçede oynanan oyunlarla evin havası değişirdi.

Çay daha koyu demlenir, bardakların başında vakit uzardı.

Sohbetler ise yarım kalmış cümleler gibi masanın üzerinde sırasını beklerdi.

Sonra Ali Eren geldi.

Dedesi gibi vakur, annesi gibi ince ruhlu büyüdü.

Yeliz ise içindeki çocuğu hiç kaybetmedi.

Güldüğünde evin içi sevinçle dolardı.

Poyraz’ın sesi yankılandı duvarlarda.

Ardından Ilgın’ın kahkahası yayıldı odalara.

Oyuncaklar çoğaldı, duvarlara mutluluk resimleri asıldı.

Aidiyet bir evin içine sığmadı.

İstanbul’un kalabalığında da vardı izleri, Bingöl’ün gök mavisinin altında da…
Kerek’in yollarında, Selenk’in serinliğinde, Kiğı’nın taş sokaklarında da aynı aidiyet hissedildi.

Kiğı’da giderilen özlemler, ayrılığın hüznüyle hep biraz eksik kalırdı.

Değirmen Kafe’de oturulunca herkes biraz geçmişe dönerdi.

Eski çarşıda dayılara uğranınca eski hikâyeler yeniden açılırdı.

Kışlar anlatılırdı; kapanan yollar, kar altında kalan patikalar, tandır başında geçen günler…

Torunlar dinler, sonra kendi düşlerine dalardı.

İmdat konuşmaz, yalnızca dinlerdi.

Hatıralar dile geldikçe insanın içinde eksilen bir şeyler olurdu.

Yaz geldiğinde balkonda sofralar kurulurdu.

Çocuklar koşar, büyükler çay içerdi.

Yıldızların altında edilen sohbetlerin tadı bambaşka olurdu.

Gece serinliği çöktükçe sesler azalır, herkes biraz kendi içine çekilirdi.

Puyan Ailesi, köklü bir ağacı andırır.

Ali ile Çiğdem o ağacın köküdür.

Filiz ile Yeliz dalları…

Torunlar ise yapraklarıdır.

Kerek’in rüzgârı estikçe hatıralar yeniden canlanır.

Yağmur yağdıkça eski özlemler hatırlanır.

O ağacın gölgesinde herkese yer vardır.

Dinlenmek isteyen de gelir, özleyen de…

İnsan, yıllar geçse de aidiyetini yüreğinde taşır.

Kiğı’nın serinliğinde duyulan bir çay kokusu bile, insanın içinde sakladığı geçmişi yeniden hatırlatmaya yeter.