Yaşadığım yerin temizliği ve güzelliği, içimde taşıdığım hâlin dışarıya düşmüş izi değil mi, diye soruyorum kendime.

Bakışım nasılsa, önümde duran manzara da öyle şekillenmiyor mu?

Kirli bir gözle bakınca en berrak yer bile bulanık; temiz bir niyetle bakınca en yorgun sokak bile umut dolu görünmüyor mu?

Leyla, Mecnun’un zihninde büyüttüğü bir tasvir değil miydi?

Onu güzel yapan, yalnızca yüzü değil; Mecnun’un ona yüklediği anlamdı.

Ferhat’ın Şirin uğruna önüne çıkan her engeli göze alması, sevmenin sabırla yoğrulmuş hâli değil miydi?

Kerem’in Aslı için kendini yok sayması, iyiyi ve güzeli ararken kendinden vazgeçmenin en ağır bedeli değil miydi?

Bunları düşünürken bir anı düşüyor tedai ile belleğime.

Hiç unutmuyorum.

Bir hemşehrimiz, birtakım ekonomik, sosyal sebeplerle uzaklara gitmişti.

Yıllar sonra, içinde birikmiş özlemle köyüne döndü. “Ah memleketim, vah köyüm,” diye konuşuyordu.

Çocukluğunda gölgesine sığındığı armut ağacı yoktu artık.

Meyvesiyle ferahlık veren o ağaç, sanki hiç yaşamamış gibiydi.

Bir de el emeği kesme taşlarla yapılmış çeşme vardı; soğuk suları eskiden kesintisiz akardı.

Şimdi kurumuş, terk edilmiş olmanın hüznü içinde.

Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Ben değerini bilemedim,” dedi.

Kimseye değil, kendine konuşuyordu.

Sözleri bir savunma değil, açık bir yüzleşmeydi kendiyle.

Bir ağacın yokluğu, bir çeşmenin suskunluğu üzerinden geçmişini tartıyordu.

Sahip çıkılamayan şeylerin insana bıraktığı o ağır hisle.

Ağaç dedi, su dedi, meyve dedi.

Sesi ağlamaklı titriyordu.

Pişmanlık, kelimelerden önce dökülüyordu dilinden.

O zamanlar çocuktum.

Bu hüznün ağırlığını anlayamamıştım.

Zaman geçti.

Oyunlar bitti.

Yalnız kaldığım anlarda bu sahne gelip oturdu karşıma.

Kendi kendime sordum: Bu adam neden ağlıyordu?

Bir gölgenin yokluğu mu acıtır insanı, yoksa o gölgeyi koruyamamış olmanın yükü mü?

Bugün daha iyi anlıyorum.

Ben, sen, biz…

Hepimiz çevremizin temiz, düzenli, yaşanır olmasını istemiyor muyuz?

İçimizdeki iyiye yakışır bir dünya aramıyor muyuz?

Ferhat gibi çalışıp ardımızda çocuklarımıza fedakarlığımızla güzel bir emanet bırakmak istemiyor muyuz?

Sevdiklerimiz için fedakârlığı yalnız sözde değil, davranışta da göstermek istemiyor muyuz?

Hiçbirimiz, yıllar sonra geriye dönüp koruyamadım demek istemeyiz, değil mi?

Büyüklerimizin diktiği ağaçların kurumasına, yaptığı çeşmelerin yıkılmasına seyirci kalmış olmanın tarafında durmak istemeyiz.

Bingöl, yaşadığım şehir.

Temiz sokakları hayal ediyorum.

Düzenli caddeleri.

Ağaçlarla, çiçeklerle bezenmiş kaldırımları.

Yürürken yüreğimi ferahlatan temiz bir havayı.

Büyüklerin sözü kulağımda: Elbiselerin eski olabilir ama kirli olmak zorunda değil.

İnancımız, temizliği parça parça değil, bir bütün olarak öğretir.

Geleneklerimiz bunu hatırlatır.

Yaşadığımız çevre de bu anlayışın aynasıdır.

Düşünüyorum: Yerlere izmarit atılmadığını.

Çöplerin pencerelerden savrulmadığını.

Eldeki küçük bir kâğıdın bile yere bırakılmadığını.

Çocuklar bakıyor.

Biz ne yaparsak onu öğreniyorlar.

Sözden çok hâlimizi kopyalıyorlar.

Bu bir hayal mi?

Hayır.

Bu bir tercih.

Bingöl’ü temiz tut.